HIV/AIDS ve Korunma

2000'li yıllara girerken dakikada 11 yeni olgunun aramıza katıldığı çağımızın salgını olarak kabul edilen hastalık, AIDS. İlk defa 1981 yılında Amerika Birleşik Devletleri'nde ve Haiti'den gelen göçmenlerde ender rastlanan Pneumocystis carinii pnömonisi (PCP) ve Kaposi sarkomu (KS) olgularının saptanması ile AIDS, "Edinsel İmmün Yetmezlik Sendromu" tanımlanmıştır. PCP ve KS olguları o tarihe kadar tek tek olarak görülmekte ve herhangi bir sorun olmamakta idi. Aynı tarihlerde Amerika Birleşik Devletleri'nde sağlık merkezi klinisyenleri ve epidemiyologlar özellikle genç homoseksüel erkeklerde, birlikte görülen hastalık tablolarını fark etmişler ve bu olguları Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezine (Center for Disease Control and Prevention-CDC) bildirmişlerdir. 1981 yılının Haziran ayında sürveyans çalışmaları başlamış ve Şubat 1983 tarihine dek 1000 HIV/AIDS olgusu bildirilmiştir.

1980'li yılların başlarında olgu sayısının az olması ve homoseksüel erkek grubunda görülmesi nedeni ile hastalık fazla ilgi çekmemişti. Ne zaman ki biseksüel erkekler aracılığı ile kadınlara ve enfekte hamile kadınlardan da bebeklere enfeksiyon geçmeye başladı, olgu sayıları giderek arttı ve HIV/AIDS tüm dünyanın odak noktası durumuna gelmeye başladı.

Yayılma yollarının özelliği, hastalığın belirtisiz geçen uzun bir döneminin olması ve tanı koymanın kan testleri dışında olanaklı olmaması HIV enfekte olgu sayılarının giderek artmasına neden olmaktadır. Tıp dünyası, gönüllü kuruluşlar hastalığın öneminin anlatılabilmesi, toplumun bilgilendirilmesi ve korunma yollarının öğretilmesi için çalışmalar düzenlemeye başlamışlar ve 1 Aralık gününü de "Dünya AIDS Günü" olarak ilan etmişlerdir. Dünya Sağlık Örgütü her yıl 1 Aralık için bir slogan belirlemekte ve tüm ülkeler bu çerçevede toplumu bilgilendirmeye yönelik çalışmalar yapmaktadırlar. 1999 yılının sloganı "Dinle, Öğren, Yaşa!" olarak belirlenmiş olup bu slogandaki amaç, hastalıkla ilgili farkındalılığı artırmak ve AIDS programlarını güçlendirmek olarak düşünülmüştür.

 Kan ve kan ürünlerinin rutin HIV yönünden taranması, antiretroviral ilaçların kullanıma girmesi, fırsatçı enfeksiyonların profilaksisinin (önlenmesinin) ve tedavisinin yapılabilmesi, yaygın ve etkili eğitim programlarının uygulanmaya başlanması ile HIV/AIDS epidemisinde (yaygınlığında) son yıllarda önemli değişiklikler gözlenmeye başlamıştır.

Dünyada HIV/AIDS
 Birleşmiş Milletler HIV/AIDS Ortak Programı (UNAIDS) verilerine göre dünyada 1994 yılında 17 milyon HIV/AIDS'li kişi yaşarken Aralık 1999 da bu rakamın 33.6 milyona ulaştığı bildirilmektedir (Şekil 1).

Epideminin (Salgının) başından beri 16.3 milyon kişi yaşamını HIV/AIDS nedeni ile yitirmiş olup, bu olguların 12.7 milyonu 15-49 yaş arası erişkin ve 3.6 milyonu 15 yaş altı çocuklardan oluşmaktadır. 1999 yılı içinde 5.6 milyon yeni olgu bildirilmiş olup, bu sayılara günde 16.000, dakikada 11 yeni olgu eklenmektedir. Veriler, son iki yıldır toplam HIV/AIDS olgularında bir önceki yıla göre %10 oranında bir artış olduğunu ve yeni enfekte olguların %10'unun 15 yaş altı ve %50'sinin ise 15-24 yaş arası gençler olduğunu bildirmektedir. Bu veriler göstermektedir ki; epidemideki en önemli değişikliklerden birincisi hastalığın ilk görülme yaşının 20’den 15’e inmesidir. İkinci önemli değişiklik ise epideminin başlarında %20 olan enfekte kadın oranının %40-50'lere yükselmiş olmasıdır. Epidemiyologlar kadın erkek oranındaki bu eşitlenme trendinin geriye dönemeyeceğini tahmin etmektedirler.

Dünyada HIV/AIDS olgularının %94'ü gelişmekte olan ülkelerde, %86'sı da Sahra-Altı Afrika, Güney ve Güneydoğu Asya'da görülmektedir. İlk olguların görüldüğü yerler olan Kuzey Amerika ve Avrupa ülkelerinde 1994 yılından beri her yıl tanı konan yeni olgu sayıları bir önceki yıldan fazla değil iken, Afrika, Hindistan, Tayland gibi Asya ülkelerinde olgu sayıları katlanarak artmaktadır. Bu farkın asıl nedeninin eğitimden kaynaklandığı düşünülmektedir, çünkü gelişmiş ülkeler etkin eğitim programları ile HIV/AIDS' i ve korunma yollarını öğretebilmeyi başarmış gözükmektedir. Eğitimde programların yanı sıra bir diğer önemli etkende ekonomik güç olarak kabul edilmektedir. Gelişmekte olan ülkeler kısıtlı bütçeleri ile giderek artan sayıdaki hastalarını tedavi için gerekli masrafı yapmakta zorlanırken, beraberinde eğitim programlarını yürütememektedirler.

Bazı gelişmekte olan ülkelerde ve sanayileşmiş ülkelerde HIV enfeksiyonunun yayılımını engellemeye yönelik çeşitli programlar düzenlenmektedir. Damar içi madde kullanımının önlenmesine yönelik çalışmalar, ithal kan kullanımını sınırlayan politikalar, temiz enjektör değiştirme programları yapılmış olsa da bunların hiçbiri tek başına HIV bulaşını önlemede yeterli programlar olarak gözükmemektedir.

Türkiye’de HIV/AIDS
Türkiye'de cinsel yolla bulaşan hastalıklarla ilgili yeterli önlemlerin alınamaması ve eğitim programlarının yeterli etkinlikte olamaması nedenleri ile HIV/AIDS büyük bir sorun olmaya başlamaktadır.  Ancak ülkemizde sağlık kayıt sistemlerinin özellikle cinsel yolla bulaşan hastalıklar konusunda yeterli çalışmaması ve hastalığın uzun süren belirtisiz döneminin olması nedeni ile gerçek rakamların bunun çok üstünde olduğu düşünülmektedir. Türkiye'de ilk olguya 1985 yılında tanı konmuş ve o tarihten başlayarak 1992 yılına kadar olgu sayılarında bir önceki yıla göre fazla artış saptanmaz iken, 1992 yılından beri olgu sayıları katlanarak artmaktadır.

 Türkiye'de HIV/AIDS olgu sayılarının artma nedenleri şöyle sıralanabilir
 

    Ülke nüfusunun genç olması,
    Cinsel yolla bulaşan hastalıklar konusunda bilgilerin kısıtlı olması,
    Turizm sektörünün ülkemizde giderek gelişmesi: Ülkemize her geçen gün daha fazla sayıda turist gelmektedir. Özellikle HIV/AIDS olgularının sık olduğu ülkelerden gelen turistler arasında bu hastalığa yakalanmış kişilerin bulunma olasılığı fazladır.
    Yurtdışında çalışan Türk vatandaşlarının çok sayıda olması ve giderek artması: Özellikle yurt dışında uzun süreli kalan vatandaşlarımızın bulundukları ülkedeki hasta sayısının sıklığına bağlı olarak bu hastalığa yakalanma riski artmaktadır.
    Damar içi madde kullanımının giderek artması: HIV/AIDS bulaş yolları arasında damar içi madde kullananlar ikinci sırayı oluşturmaktadır. Damar içi madde kullananların sayılarının giderek artması HIV enfekte olgu sayılarının da artmasına neden olmaktadır.


 Ülkemizde cinsiyete göre dağılımda
 %73.5 erkek,
 %26.5 kadın olarak saptanmaktadır.

 Olguların %20'sinin sürekli yaşadığı yerin yurtdışı olduğu, toplam 57 ilden bildirim yapıldığı ve en fazla bildirimin Ankara, İstanbul ve İzmir'den olduğu bildirilmektedir.

HIV/AIDS'in Bulaş Yolları ve Korunma

/ Risk gruplarına göre HIV/AIDS olguları incelendiğinde:

     %46.3 heteroseksüel,
     %9.48 damar içi madde kullananlar,
     %9 homoseksüel,
     %5.5 kan transfüzyonu (%1.5 hemofili hastaları, %4 diğer) yolu ile,
     %0.85 anneden bebeğe geçiş,
     %28.1 ise bilinmeyenlerden oluştuğu görülmektedir.


 %28.1 gibi büyük bir oran göstermektedir ki eksik bildirim söz konusudur ve bu da ülkemizdeki epideminin boyutunu öğrenmedeki güçlüğü gözler önüne sermektedir.

Cinsel yolla bulaşma
HIV enfeksiyonunun en önemli bulaş yolu cinsel temastır. HIV/AIDS her türlü cinsel temasla (homoseksüel, heteroseksüel, vajinal, oral, anal) bulaşmaktadır. Semen (meni) ya da kanla temasa neden olabilecek her türlü cinsel etkinlikte bulaş riski bulunmaktadır. Bu tür bulaşa bağışık hiç kimse bulunmamaktadır.   Bulaş için HIV (+) kişi ile yapılan tek bir cinsel temas bile yeterli olmakta ancak cinsel temas sayısı arttıkça bulaş riski artmaktadır.

Cinsel aktiviteden bütünüyle kaçınarak ya da enfekte olmayan eşle monogamik bir ilişki sürdürerek HIV enfeksiyonunun bulaşı önlenebilmektedir. Cinsel temas sırasında prezervatif (kondom, kılıf) kullanılmasının koruyuculuğu, kondomun lateks olması, doğru ve sürekli kullanılması, yırtık ya da delik olmaması kaydıyla kanıtlanmıştır. Kadınlar için hazırlanmış olan intravajinal kondomlar da doğru ve sürekli kullanımla etkili olmaktadırlar.

Kan ve kan ürünleri ile bulaşma
Kanda virüsün yoğun miktarda bulunması nedeni ile virüsü taşıyan kişilerden alınmış kan ve kan ürünleri ile hastalık bulaşabilmektedir. 1985 yılında antikor testlerinin bulunması ile dünyanın her yerinde kan ve kan ürünlerinin hastaya verilmeden önce HIV yönünden test edilmesi zorunlu kılınmıştır. Türkiye'de 1987 yılından beri tüm kan ve kan ürünlerine ELISA yöntemi ile antikor saptandıktan sonra hastaya verilmektedir, bu nedenle kan ve kan ürünleri ile olan bulaş azalmış gözükmektedir. Ancak hastalığın pencere döneminin olması, acil durumlarda test yapılmadan kan ve kan ürünlerinin kullanılabilmesi nedenleri ile oranı çok azda olsa bu yolla geçiş bildirilmektedir.   Damar içi madde kullanımı alışkanlığının önlenmesi, tedavi edilmesi, kullanılıyorsa ortak enjektör kullanımı risklerinin anlatılması bu grup hastalarda HIV bulaş riskini azaltmaktadır. Bazı Avrupa ülkelerinde ve Amerika Birleşik Devletleri'nde devlet tarafından temiz enjektör dağıtım programları uygulanmakta ve çalışmalar önemli ölçüde başarı sağlandığını bildirmektedir. Gelişmiş ülkelerde enjektör paylaşımının azaldığı, steril iğne satın alınışında ve iğne temizleme işlemlerinde artma gözlendiği saptanmaktadır.

Anneden bebeğe bulaşma
HIV gebelik süresince, doğum sırasında ve postpartum (doğum sonrası) dönemde emzirmekle bebeğe geçebilmektedir. Bu oran %20-30'dur. Ancak HIV (+) anneye gebeliğinin son üç ayında, doğumdan sonra da bebeğe antiretroviral tedavi başlanır ve elektif sezaryen uygulanırsa bu oran %8-10'lara düşebilmektedir.
Perinatal(Doğum sırasında) geçişte korunmada önemli olan öncelikle HIV prevalansı(görülme sıklığı) yüksek olan bölgelerde doğurganlık yaşındaki ve HIV enfeksiyon riski olan kadınlara hastalığı öğretebilmektedir. Eğer kadın HIV (+) ise doğum kontrol yöntemleri öğretilmeye çalışılmaktadır. Buna karşın gebe kalan HIV (+) kadınlara erken dönemde kürtaj yapılması pek çok ülke tarafından kabul edilmektedir. Eğer anne adayı bebeği doğurmak istiyorsa gebeliğin son üç ayında anneye, doğumdan sonra da bebeğe antiretroviral tedavi başlanmakta ve hasta yakın izleme alınmaktadır.

Sağlık personeline bulaşma
Sağlık personeline kan ile kontamine olmuş (bulaşmış) vücut sıvılarıyla temas sonucunda HIV'nin geçişi olanaklı olabilmektedir. Kontamine iğne batmasını izleyen serokonversiyon riski %0.3 iken, mukoza ya da derinin kanla kontamine vücut sıvılarıyla teması sonucunda serokonversiyon riski çok daha düşüktür. Sağlık personeli öykü ve fizik inceleme ile enfekte hastaları ayırt etme olanağına sahip olamadıklarından korunmak için tüm hastaların kan ve diğer vücut sıvılarını potansiyel enfekte kabul ederek evrensel önlemlere uyarak çalışmalıdırlar.

Ülkemizde henüz sayıları bini bulan HIV enfekte olgular için hasta sayıları milyonları bulan ülkelerden örnek alarak, sayıların daha da artmasını engellemek için çalışmalarımızı artırmalıyız. HIV infeksiyonunun bulaş yollarını bilmek, korunmayı öğrenmek, öğretmek ve  davranış değişikliğinde bulunulmasını sağlamak, HIV/AIDS'li hastaları toplumdan dışlamadan hep birlikte elele vererek yaşamakla bu hastalığa karşı savaşım verebiliriz

Yorum (1) Yorum yaz!

grip olmayın

Size 1,5 ile 5 gün arasında zaman kaybettiriyor…

İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Viroloji ve İmmünoloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Selim Badur, grip nedeniyle oluşan iş günü kaybının 1,5 ile 4,9 gün arasında değiştiğini, kayıpların toplum açısından büyük maliyetler yarattığını bildirdi.

Prof. Dr. Badur, yaptığı yazılı açıklamada, son 15 yıldır özellikle çocuklarda ve risk gruplarındaki kişilerde oluşturduğu olumsuzluklar üzerinde durulan gribin, son yıllarda çalışan kesim üzerindeki olumsuzluklarının da irdelenmeye başlandığını belirtti.

Son 13 yılın bilimsel makale taramalarının, gribin maliyetinin Almanya ve Fransa’da yılda 10-15 milyar dolara kadar yükseldiğini gösterdiğini ifade eden Prof. Dr. Badur, iş yerlerinde gribal enfeksiyonlara karşı mücadele etmenin ve salgın öncesinde gerekli tedbirleri almanın iş dünyası açısından hayati önem taşıdığını vurguladı.

Avrupa Grip Gözlem Komitesi (EISS) ile Avrupa Hastalıktan Korunma ve Kontrol Merkezi’nin (ECDC) 2008 yılı başında Avrupa’daki grip dalgası konusunda kamuoyunu bilgilendirdiğini ve gerekli önlemlerin alınması konusunda uyarıda bulunduğunu anımsatan Prof. Dr. Badur, Birleşmiş Milletler (BM) ve Dünya Bankası’nın da yayımladıkları raporda, grip ve kuş gribi konusunda uyarılarını tekrarladığını ifade etti.

Son 15 yılda, en fazla küçük çocuklarda etkili olan mevsimsel gribin, artık ciddi biçimde çalışan yetişkinler üzerinde olumsuz etkiler yarattığını ve iş gücü kayıplarına yol açtığını belirten Prof. Dr. Badur, şunları kaydetti:

”Gribin 3-4 günlük akut dönemini atlattıktan sonra işe dönen çalışanların performansı yüzde 80 düşüyor, tam olarak iyileşmeleri ise 1-2 haftayı buluyor. İş gücü kayıpları sadece yetişkinlerin kendi hastalığından kaynaklanmıyor, grip olan çocuklarına bakmak için evde kalan yetişkinlerin iş günü kayıpları da 7 güne kadar çıkıyor. Çocukları ile ilgilenmek zorunda kalan yetişkinler, iş yerine gelseler bile uykusuz oldukları için iyi bir performans gösteremiyor. Grip nedeniyle oluşan iş günü kaybı 1,5 ile 4,9 gün arasında değişiyor. İş günü kaybı ve hastalık sonrası işe dönen kişilerin düşük kapasiteyle çalışmaya devam etmelerinden doğan üretim kayıpları, toplum açısından büyük maliyetler yaratıyor.”

Gripten korunma ve aynı zamanda grip tedavisinin birçok etkili yöntemi olduğunu belirten Prof. Dr. Badur, açıklamasında, ”Gribin toplum üzerindeki ekonomik yükünü azaltmak için bu yöntemlerden faydalanılmalıdır. Özellikle toplu grip salgını ihtimalinin bulunduğu iş yerlerinde gerekli önlemleri almak, iş yeri sahibinin sorumluluğu olmalıdır. Bu bilinçle hareket etmek, iş yerlerindeki bu kayıpları da minimuma indirebilecek, diğer yandan da toplum sağlığı anlamında olumlu bir adım atılabilecektir” ifadesine yer verdi.

AA

http://www.haberturk.com/haber.asp?

Yorum (0) Yorum yaz!

menisküs

Menisküs, insan dizinin bir bölümü. Terim halk arasında bir diz hastalığını tanımlamak için kullanılır. Menisküs rahatsızlıkları sadece sporcularda değil, dizini herhangi bir şekilde zorlamış herkeste görülebilir.

menisküs yırtığı dizde ağrı, kilitlenme, hareket kısıtlılığı ve sıvı toplanması gibi çeşitli şikayetlere neden olur

Menisküs nedir? Fonksiyonlari nelerdir?
Menisküs diz ekleminin içerisinde -C ve -O seklinde kulak kepçesi kivamindaki kikirdak ince yastikçiklardir. Her iki diz içerisinde 2 tane bulunur. Eklem sikiligini saglamak, diz eklemini olusturan kemiklerin temas yüzeylerini artirmak, kemiklerin üzerine düsen basinci dagitmak, sok kuvvetleri emmek, diz içi sivisinin eklem kikirdaklarina yayilmasini saglamak ve eklemin beslenmesini saglamak gibi görevleri vardir.

Menisküs yaralanma sebepleri nelerdir?
- Dize direk gelen darbeler; trafik kazalari, diz üzerine düsmeler, diz üzerine gelen tekmeler gibi

- Indirek yaralanmalar; ayak yerde sabitken gövdenin diz üzerinde dönmesi futbol, kayak gibi spor aktiviteleri, ayak takilmasi sonucu diz üzerinde vücudun dönmesi

- Dejeneratif yaralanmalar; genelde yaslilarda ve küçük darbelerin birikimi sonucu menisküsün parçalanmasi



Menisküs yaralanmasinin belirtileri nelerdir?
- Agri ve sislik
- Eklem hareket açikliginda azalma
- Diz içerisinde sivi birikmesi
- Takilma
- Kilitlenme
- Bosalma hissi


Menisküs yaralanmasinin tanisi nasil konulur?
Erken teshis önemlidir. Basit düsme veya spor faaliyetleri sonrasinda olusan agri ve sislik basite alinmamali, doktora basvurulmalidir. Yırtık zaman içerisinde kıkırdak hasarı ve zaman içerisinde kireçlenmeye neden olabilir. Iyi bir hikaye ve dizin çesitli manevralar ile muayenesi tanida önemlidir. Gerekli görülürse MR ve tani amaçli artroskopi yapilabilir.


Menisküs nasil tedavi edilir?
Baslangiç tedavisi istirahat, buz uygulama, bandaj ile kompresyon ve dizin yukarida tutulmasidir. Agri ve şişligi gidermeye yönelik inflamasyon giderici ilaçlar kullanilabilir. Fizik tedavi ve kas güçlendirici egzersizlerden faydalanilabilir. Menisküsün 1/3 dis bölümünde kan dolasimi vardir, bu bölgelerdeki yırtıklar menisküs kendi beslenmesi sayesinde yirtik tamir edilebilir. 2/3 iç kisim ise tam tamir olmaz. Menisküsün iyilesemedigi ve şikayetlerin devam ettigi durumda cerrahi müdahale gerekmektedir. Menisküs yirtiklari kikirdakta asinma ve ileri dönemde kireçlenmeye neden olabildigi için genç ve aktif yasam süren kisilere cerrahi önerilebilir. Cerrahi sonrasi rehabilitasyon tedavinin önemli bir parçasidir. Artroskopi ile yapilan kapali cerrahi ve sonrasinda iyi bir rehabilitasyon ile kisi 3-5 günde günlük hayatina, 3-5 haftada ise spora dönebilmektedir. Artroskopi ile kivrilan yırtık parçasi alinarak ya da yirtik dikilerek onarma mümkündür. Yirtik onarma isleminden sonra iyilesme süreci bir miktar daha uzayabilir.

kaynak: Op.Dr.MEHMET TUFAN

Yorum (2) Yorum yaz!

Çekiçparmak

Çekiçparmak, ayak ve el parmaklarında rastlanan ağrılı bir rahatsızlıktır. Basit önlemlerle rahatlatılabilir ve gerekirse ameliyatla düzeltilir. Elde çekiçparmak, parmak ucunun hasar görmesi sonucu oluşur...

Tedavi edilmezse, biçim bozukluğunun yanı sıra, elin işlevlerini de aksatır. Elde çekiçparmak, bir parmağın ucunun bükük kaldığı durumdur. Daha çok gençler, işçiler ve sporcular gibi, kaza olasılığının daha yüksek olduğu, hareketli insanlarda görülür.

Nedenleri
Ayak parmakları başparmak dışında aralarında eklemler bulunan üçer kemikten oluşmuştur. Ayakkabı ayağa küçük geldiğinde ya da ikinci parmak ötekilerden çok uzun olduğunda, söz konusu parmak, sürekli bükülü durmaya başlar. Parmakların bükülmesine yol açan bir başka neden de, parmakları düz tutan kaslardaki güç dengesizliğidir.

Eldeki parmaklarımızı açmamızı sağlayan kasların kirişleri, elin üst yüzünde yer alır. Parmak ekleminin ucuna yapıştıkları noktaya gelecek bir darbe, bu kirişlerin kopmasına neden olabilir. Kiriş kopunca parmak ucu, parmakla 180ºlik bir açı yapacak konuma gelemez ve hafif bükük durur.

Belirtiler
Çekiçparmak, ayakta oluşabilecek en ağrılı rahatsızlıklardan biridir. Genellikle yalnızca başparmağın yanındaki parmakta oluşur. Bu parmak hep bükük kalır. Üstü sürekli olarak ayakkabıya sürtünür ve o yüzden ağrılı nasırlara yol açar. Sonuçta, giyilmekte olan ayakkabılar son derece rahatsız hale gelir; yenisi alınmak istendiğinde de ayağa uyanı bulunamaz.

Tedavi
Ayak parmağının büküklüğü çok ciddi bir durum değildir. Ayakkabı vurup da ağrılı nasırlara neden olmuyorsa, tedavi gerekmez. Bükülü parmakta nasır oluşmaya başlarsa, alınacak en iyi önlem, üstüne küçük bir pamuk parçası yerleştirerek daha fazla tahriş olmasını önlemektir. Ayrıca nasırı aldırmak da olanaklıdır.

Masraflı olmasına karşılık en akıllıca çözüm, ayağı rahatsız eden ayakkabıları atıp, yenilerini almaktır. Çok yüksek topuklardan kaçınmak gerekir. Topuk ne kadar yüksek olursa, beden ağırlığı o kadar ayak parmaklarına binecek ve çekiçparmağın daha çok ağrı yapmasına yol açacaktır. Yaz aylarında sandalet giyilebilir; parmaklar serbest kalıp rahatlayacaktır. Ayak temizliğine de her zaman dikkat etmek gerekir, akşamları yatmadan önce yapılacak ılık ayak banyoları, ağrıları dindirmenin yanı sıra, enfeksiyonları da önler.

Basit önlemlerle geçirilemeyen ağrılı durumlarda, en iyi çözüm, küçük bir cerrahi girişimdir. Bükülü eklemin kesilerek düzeltilmesinden oluşan ameliyat kolay ve kısadır. Bazen, eklemin düzgün durmasını sağlamak için, kemiğin içine, 4 -6 hafta kalacak bir tel yerleştirilir. Bazen yalnızca başparmağın yanındaki değil, iki ayağın bütün küçük parmakları bükülü olabilir. Bu çekiçparmakların tedavisi de tıpkı uzun parmağınki gibidir.

Eldeki çekiçparmak hiç tedavi edilmese de parmaktaki ağrı kendiliğinden geçer. Ama kopmuş kirişin yol açtığı biçim, bozukluğu ve parmağın eski işlevini kazanması aylar sürer. İyileşmesi için tedavi edilmesi gerekir. Hastanede, kiriş yerinden tümüyle kopmamışsa cerrahi dikişlerle yerine sağlamca tutturulur. Tümüyle kopmuşsa parmak alçıya alınıp altı hafta boyunca düz konumda tutularak, kirişin yerine yapışması sağlanır. Altı hafta sonra alçı açılır.

Parmağın hareketliliğini tam anlamıyla kazanması için birkaç haftalık fizik tedavi yapılır. Parafin banyoları ve masaj, zedelenme yerinde oluşmuş tutukluğu hızla giderir. Çok ender olarak altı haftalık alçıdan sonra kas kirişinin hala yerine yapışmadığı görülebilir. Böyle bir durumda, parmağın bir ya da birkaç ay tele alınması gerekir. Ama kiriş yerine yapıştıktan sonra parmak, eski gücünü kazanacaktır.

Yorum (0) Yorum yaz!

Disk kayması(ortopedi)

Disk kayması ağrıya yol açabilir ve zamanla normal hareketi kısıtlar. Ancak, vakaların büyük bir bölümü, zamanla tam olarak iyileşir. Sırt ve bel sorunları, ağrılı rahatsızlıkların en sık rastlanan nedenlerindendir...

Sırt ağrısının birçok nedeni vardır; disk kayması bunlardan yalnızca biridir. Aslında, birçok sırt ağrısı vakasında ağrı kendiliğinden geçer. Tıbbi tedavi, ancak ağrı yineliyorsa ve çok şiddetliyse uygulanır.

Diskler, belkemiğini oluşturan omurlar arasında yer alan doku yastıklarıdır. Her disk, bağ dokusundan, sert bir dış tabaka ile daha yumuşak, peltemsi yapıda, "çekirdek" denen bir iç tabakadan oluşur. Diskin işlevleri, omurlar arasında sıkı bir bağlantı sağlamak ve bir yastık gibi, belkemiği kolonuna binen yükü soğurmaktır.

Bir disk kaymasında disk, gerçekten kaymış değildir. Sert dış tabaka yarılır; daha yumuşak iç tabaka, tıpkı diş macununun tüpteki bir yarıktan fışkırması gibi, yarıktan dışarı çıkar. Diskin yumuşak iç tabakası, çocuklukta iyice yumuşak ve peltemsi kıvamdadır. Yıllar geçtikçe bu madde yavaş yavaş kurur; orta yaşta pelte kıvamını yitirir; yaş ilerledikçe de katılaşır. Daha ileri yaşlarda disk, nedbe dokusu gibi bir nitelik kazanır. Bu nedenle, yaş ilerledikçe disk kayması olasılığı azalır ve bu durum, bir genç ya da orta yaş rahatsızlığı sayılabilir.

Disk kayması, diskin dış tabakasının en zayıf olduğu yerde, yani her omur hizasında omurilikten çıkan sinir köklerinin önünde görülür. Kişinin omurilik kanalı biraz darsa, fırlayan disk maddesi bu düzeyde sinire baskı yaparak disk kaymasının bilinen belirtilerini ortaya çıkarır. Belkemiği en çok sırtın alt bölümüne rastlayan düzeyde yüklenmeye uğrar. Dolayısıyla, diskin en yetersiz kaldığı yer burasıdır. Ancak diskler, belkemiği kanalı boyunca, her düzeyde kayabilir hem sırtta hem de boyunda.

Nedenleri
Disk kayması için sert dış tabakada bir çatlak olması gerekir. Bu da genellikle normal yaşlanmanın bir sonucu olarak, doğal yıpranmaya bağlıdır. Özellikle ağır bir nesneyi uygunsuz bir biçimde kaldırma, düşme, ansızın öksürme ve hapşırma, yumuşak disk çekirdeğinin çatlaktan çıkmasına ve şiddetli bel ağrısına yol açabilir.

Belirtiler
Kayan bir disk sinir köküne baskı yaptığında, belirtiler sırt ile belde ve sinir kökünün dağıldığı bölgede olur. Bu bölge sırtın alt kesimiyse, ağrı bacaklarda da hissedilir. Hasta, bel ve sırttaki belirtilerden biri olan şiddetli ağrının yerini tam olarak söyleyemez. Özellikle başlangıçta belkemiğinin iki yanında uzanan kaslarda ağrılı kasılmalar da olur. Hasta hareket edince ağrısı artar, sırtüstü yatınca rahatlar. Öksürme ve aksırma, fırlamış disk maddesini daha da dışarı çıkarıp, sırtta ve bacaklarda keskin ağrılar yapabilir. Hasta bilmeden baskıya uğrayan sinir kökünün yükünü azaltmak için kayan diskin ters yanına doğru eğilir. Sinir kökü üstündeki baskı çok şiddetli değilse, sinir işlevini sürdürür ama ağrı da vardır. Beyin, ağrılı baskının disk bölgesinden geldiğini algılayamaz; durumu, sinirin sonlandığı beden bölgesinden gelen ağrı olarak yorumlar. Sırtın alt bölümündeki bir disk kayması, siyatik sinirini uyarır ve ağrı uylukta, baldırda, topuk ve ayakta hissedilir. Bu ağrıya "siyatik ağrısı" denir.

Sinir kökünü etkileyen çok daha şiddetli baskılar, sinirin işlevini bütünüyle sona erdirebilir. Bu durumda sinirin dağıldığı deri bölgelerinde duyu yitimi olur; hafif bir dokunma ya da iğne batması duyulmaz. Öte yandan sinirin gittiği kaslar zayıflayabilir, hatta felç olabilir. Diz refleksi gibi refleksler ortadan kalkabilir. Yalnız bir sinir kökü etkilenmişse o kadar ciddi bir durum ortaya çıkmayabilir; sinirlerin her biri küçük bir deri bölgesine ya da sınırlı sayıda kasa dağılır. Ancak idrarkesesinin ya da üreme organlarının sinirleri etkilenirse, bu organların işlevi sürekli olarak aksayabilir. Bu gibi durumlarda, sinirler üstündeki baskıyı azaltmak için acil tıbbi bakım gerekir.

Tedavisi
Akut disk kayması olan insanların yüzde 90ından fazlasında durum, yatakta dinlenmeyle düzelir. Dışarı çıkan yumuşak disk içi maddesi, genellikle kuruyup ufalarak sinir kökündeki baskıyı kaldırır.

Dolayısıyla başlıca tedavi, dinlenmedir. Doktor muayene sonucu belirgin bir disk kayması saptamışsa, hastaya sırtüstü yatarak dinlenmesini salık verecektir. Düz yatışta, yumuşak iç maddenin taşmasına yol açan disk baskısı en düşük düzeydedir. Ayakta duruşta ise basınç, daha fazladır. Oturma ve eğilme gibi sırtın büküldüğü durumlarda ise, basınç iyice artar. Yumuşak bir yatak da sırtın bükülmesine neden olur. O yüzden en iyisi yatağın altına bir tahta yerleştirmek ya da yer yatağında yatmaktır.

Ağrı kesici ilaçlar ağrıyı azaltır ama tam olarak kesmez. Kas gevşetici ilaçlar da ağrılı kas spazmını giderir. Hastaların çoğu, birkaç gün ile üç hafta arasında yatakta dinlenerek düzelir. Hemen ayağa kalkmak, hastalığın yinelenmesine neden olur.

Dinlenmeyle iyileşmeyen hastaların başka yöntemlerle tedavi edilmesi gerekir. Bir süre bir hastanede yatmaları ve belki ağrının azaltılması için bacaklarına çekme uygulanması iyi gelebilir. Yine iyileşmeyenlerin özel bir röntgenle durumları yeniden incelenir. Sıradan röntgen, omurların yalnızca gövdesini gösterir. Diskin kendisi, kemikler arasında bir boşluk olarak görülür. Bu boşluk, akut disk kaymasnıda değişime uğrayıp, farklı bir görünüm vermediğinden "radikülografi" ya da "miyelografi" olarak adlandırılan röntgen yöntemlerine başvurulur. Omurilik kanalının hemen dışındaki boşluğa röntgen ışınlarıyla görünebilen bir boya verilir. Diskte kayma varsa, sürekliliği bozarak, boyanın dağılımında bir çentik olarak belirir. Disk kaymalarında ameliyat ancak dinlenme yetersiz kalmışsa, sinir köklerinin işlevinin bozulduğuna ilişkin belirtiler varsa ve idrarkesesi ile üreme organlarının sinirleri etkilenmişse uygulanır. "Laminektomi" olarak adlandırılan ameliyatta omuriliği çevreleyen kemiklerde küçük bir oyuk açılır; omurilik sinir kökleriyle birlikte hafifçe yana itilir ve disk çıkarılır. Hastalar genellikle ameliyattan iki hafta sonra ayağa kalkabilirler.

Disk kaymasında, fizik tedavi gibi başka tedavi yöntemleri de yararlı olabilir. Fizik tedavide, ağrıyı zamanla azaltan ısı tedavisi ve çekme egzersizleri uygulanır. Çekme, bir olasılıkla kas spazmını da çözerek, ağrıyı azaltır. Egzersiz sırt ve karın kaslarını güçlendirerek, bu kasların belkemiğine ve sırt eklemlerine binen yükün bir bölümünü almasını sağlar. Ancak, bu uygulamaların hiçbiri, iyileşme sürecini hızlandırmaz; yalnız hastayı rahatlatır.

Kimi ülkelerde de fizik tedavi uzmanları ve bazı doktorlar tarafından "manipülasyon" adı verilen bir tedavi yöntemi uygulanır. Amaç, fırlamış disk maddesini sinir köküne değdiği yerden uzaklaştırmak, siniri de bölgede oluşabilecek herhangi bir iltihaptan korumaktır. Fırlamış olan yumuşak disk maddesi sert dış tabaka içine geri sokulamaz Bu, tıpkı sıkılmış diş macununu tüpün içine yeniden sokmaya benzer. Ancak, sinir kökü üstündeki baskıyı azaltmak için bazı girişimlerde bulunulabilinir.

Bir başka yararlı uyulama da epidural enjeksiyonlardır. Omurilik kanalının hemen dışındaki boşluğa, steroit kortizonlu bir ilaca karıştırılmış bir miktar lokal anestezik verilir. İlaç, sinir köklerinin omurilik kordonundan ayrıldığı yere ulaşır. Ayrıca, siyatik sinirleri hareket ettirilir ve sinir kökleri çevresinde oluşabilecek küçük nedbe parçalarını gidermek için bacaklara manipülasyon yapılır. Bu tedavi, akut disk kaymasının öteki belirtileri giderilip siyatik sürüyorsa ve bu yolla hemen rahatlama oluyorsa uygulanır.

Bazı doktorlar, disk kaymasından sonraki iyileşme döneminde hastalarını sırt bükülmesinden korumak için sırt destekleri ve korseler de verirler. Ancak, uzun süreli korse kullanımı, sırt kaslarının zayıflamasına neden olabilir.

Disk kayması geçirenler ya da uğraşları dolayısıyla böyle bir tehlike altında olanlar, bellerine ve sırtlarına dikkat etmesini öğrenmelidirler. Yerden bir şey kaldırılacağı zaman bel yerine dizleri bükmek, ağır yük kaldırmaktan kaçınmak, belkemiğinin sağlığını korumada en önemli noktalardır. Öte yandan, şişmanlamamak da son derece önemlidir. Alınacak her fazla kilo, sırta daha fazla yük bindirir. Düzenli egzersiz, sırt kaslarının dayanıklılığını artırır. Yüzme yerçekiminin etkisini azalttığı ve diskleri aşırı yük altında kalmaktan kurtardığı için, özellikle yararlıdır. Sert bir yatak da sırtı eğilmekten korur.

Kimi insanlar, tedaviden sonra bile tam olarak iyileşememektedirler. Ağır uğraşları olanların daha hafif işlere geçmesi gerekli olmaktadır. Sırtı yormayacak biçimde yaşamalıdırlar. Akut disk kayması geçirenlerin büyük bir bölümü tümüyle iyileşmekte ve daha önceki çalışma düzenine dönebilmektedir. Gerçi iyileşme süreci birkaç ay almaktadır ama sabrın karşılığı iyi bir sonuç olmaktadır.

Yorum (0) Yorum yaz!

gut hastalığı

Gut ya da damla hastalığı, genellikle aşırı beslenme ve içki sonucu ayak başparmağının iltihaplanması sanılır. Oysa nedenleri çok daha karmaşıktır ve tedavi edilmezse kemik ve böbreklerde ciddi bozukluklara yol açabilir...

Gut damla hastalığı, dokulardaki sıvıda aşırı miktarda ürik asit birikmesi yüzünden oluşur. Bazı besinlerin bedende parçalanmasıyla ortaya çıkan ürik asit, aynı zamanda doku hücrelerinin doğal yıkım ürünü olduğundan, bedende her zaman vardır. Ama bağırsak ve böbrekler tarafından atıldığından düzeyi hep aynı kalır. Gut hastalarında ise ürik asidin ya oluşumu artmış ya da bedenden atılması azalmıştır.

Gut hastalığı erkeklerde ve yaşlılarda daha çok görülür. 15 - 44 yaşları arasındaki her 1000 kişiden 1.7 erkeğe karşılık ancak 0.1 kadında gut hastalığı görülür. 45 - 64 yaşları arasında ise 1000 kişide 11 erkeğe karşılık yalnız bir kadın hasta olur. Daha ileri yaşlarda ise aynı oran, 12 erkeğe karşılık üç kadındır. Bazen gençlerde de bazı bozukluklardan ötürü gut hastalığı görülebilir ama bu oldukça enderdir. Hastaların yaklaşık dörtte birinde hastalık başka aile üyelerinde de vardır ama gut hastalığı genel olarak varlıklı kişilere özgüdür. Tipik bir hasta 50 yaşını geçmiş varlıklı bir erkek olarak tanımlanabilir. Şişmanların gut hastalığına yakalanma olasılığı biraz daha yüksek olmakla birlikte, şişmanlık hastalık nedenleri arasında ancak son sıralarda yer alır. Gut hastalığı olanların verilen tedaviyi düzenli olarak uygulamaları, sağlık kontrollerini aksatmamaları, doktorların önerilerine sıkı sıkıya uymaları gerekir. Zaman zaman yapılacak kan tahlilleri ile kandaki ürik asit düzeyinin saptanması, tedavide izlenecek yolun belirlenmesi açısından önemlidir.

Nedenleri
Ürik asit yapımında artışa neden olan birçok etken vardır. Eskiden gut hastalığına aşırı beslenme ile alkol kullanma sonucu sindirim ürünlerinde ürik asidin artmasının yol açtığı düşünülürdü. Günümüzde ise beslenmenin rolünün pek önemli olmadığı ve başka nedenlerin çok daha önemli olduğu bilinmektedir. En sık görülen neden, böbreklerin ürik asidi süzmede yetersiz kalmasıdır. Bu durum kronik nefrit böbrek iltihabı gibi hastalıkların ya da idrar söktürücü türünden bazı ilaçların etkisiyle ortaya çıkabilir.

Aşırı oranda hücre yıkımına yol açan kan ve doku hastalıkları da gut hastalığına neden olabilir. Doğuştan görülen bazı hastalıklarda da beden normalden daha fazla ürik asit üretir. Ürik asit düzeyi yüksek olan herkes gut hastalığına yakalanmaz. Ancak, fazla asit genellikle eklem, deri ve böbreklerde birikerek akut gut krizine yol açabilmekte ya da hastalığın kronik biçimine dönüşebilmektedir.

Belirtiler
İlk gut krizi akut ve şiddetlidir; çoğunlukla da ayak başparmağında görülür. Hasta, gece uykusundan apansız başlayan şiddetli ağrıyla uyanır; başparmak yatak örtüsünün ağırlığına bile dayanamayacak ölçüde duyarlılık kazanmış olur. Parmağın dibi şiş, derisi kuru, kırmızı, sıcak v eparlaktır. Ayağın üstündeki damarlar kabarmış olabilir; bazen ateş de yükselir. Kronik gut hastalığında eklemlerde, deride ve böbreklerde ürik asit tuzları birikerek, kalıcı bozukluklar yapar.

Tuz kristalleri eklemlerde, kemik uçlarındaki kıkırdak tabakasında birikerek, bu tabakanın düzgün yüzeyini bozar, eklem iltihabında olduğu gibi güçleştirir. Bedenin çeşitlibölgelerinde, deri de şişlikler belirir. Bunlar kulaklarda daha çok küçük düğmecikler biçiminde olmalarına karşılık, ellerin sırtında ve dirseklerin arkasında büyük şişlikler halindedir. Genellikle zararsız olan bu şişlikler, bazen ameliyatla alınmalarını gerektirecek kadar büyük boyutlara ulaşır.

Tedavi
Akut gut krizi tedavi edilmezse, ağrılı belirtiler 3 - 10 gün sürer. Antienflamatuar ilaçlar da kısa sürede etkili olur. Ancak bazı hastaların sindirim sistemleri bu ilaçlara duyarlıdır; kusma ve ishal görüldüğünde ilaç fitil ya da iğne olarak verilebilir. Geciktikçe etkileri azaldığnıda, ilaçlar olabildiğince çabuk alınmalıdır. Böbreğin ürik asidi süzme yeteneğini azalttığından, aspirin almaktan kaçınılmalıdır. Ağrı geçtikten sonra hasta rahatsızlığının sona erdiğini düşünebilir. Ama hastalık gizli biçimde sürüp haftalar, hatta aylar sonra yeni bir kriz yapabilir. İkinci krizde başparmağın yanı sıra el parmakları ile bilekler de etkilenebilir. Yine de aynı anda birkaç eklemin ya da kalça ve omuz eklemi gibi büyük eklemlerin etkilendiği ender görülür.

Doktor, hastanın genel durumunu belirleyip hastalığın ilerlemesini engellemek için başka tedavi gerekip gerekmediğini saptamak için kan tahlilleri yaptırır. Ürik asit düzeyi hafifçe yükselmiş olanların ya da çok ender kriz geçiren hastaların tedavi edilmesi gerekmez. Gut hastalığı böbreklere iki açıdan zarar verir. Ya biriken ürik asit böbreklerdeki süzme sistemini zamanla çalışamaz hale getirir ya da derişik ürik asit kristalleşerek, böbrek taşlarını oluşturur. Tedavi edilmeyen gut hastalarının beşte birinde böbrek taşı oluşur. Sık sık akut krizler geçiren, eklemlerinde değişiklikler, derilerinde şişlikler beliren, böbreklerinden hasta ya da kanlarında ürik asit düzeyi hep yüksek olan hastalara, uzun vadeli tedavi uygulamak gerekir. Tedavide, böbreklerden ürik asit atılımını artıran ilaçlar kullanılır. Ne var ki, idrara bu kadar çok ürik asit geçmesi, asidin kristalleşerek böbrek taşı oluşturmasını kolaylaştırır. Hastanın çok su içip idrarı bazik hale getiren ilaçlar kullanarak, kristallerin daha kolay çözülmesini sağlaması gerekir. Ayrıca hastaya ürik asit oluşumunu engelleyen ilaçlar da verilebilir.

Uzun süreli tedavi uygulanan hastalar, genellikle bu tedaviyi yaşam boyunca sürdürürler. Zaman zaman yapılan kan tahlilleri ile durumları ve dozda yapılması gereken değişiklikler belirlenir. Tedaviye ara verilirse, ürik asit yeniden yükselerek kriz yaratabilir. Uzun süreli tedavinin etkisiyle kriz olasılığı azalır, ender olarak kriz görülse bile bunlar, tedaviden önceki kadar ciddi ve sık olmaz.

Yorum (0) Yorum yaz!

güvercin göğüs

Göğüs kemiğinin ileri doğru bükülerek göğüste bir çıkıntı oluşturmasına "güvercingöğüs" adı verilir. Biçim bozukluğu bazen solunum hastalıklarına, bazen de belirli bir nedene bağlı olmaksızın gelişir...

Güvercingöğsün oluşmasına göğüs kemiğinin yapısı zemin hazırlar. Anne karnında gelişen dölütte bu kemik de öteki kemikler gibi kıkırdaktan oluşur. Kemik tam anlamıyla geliştiği zaman, göğüs kemiğinde, aralarında kıkırdak halkaları bulunan beş dizi kemik bulunur.

Kemik dizileri arasında yer alan kıkırdaklar, gençlerde son derece esnektir. 25 yaşından sonra bunların bir bölümünün yerine kemikler geçer, en sütteki iki kemiğin arasındaki kıkırdak tabaka ise varlığını yaşam boyunca korur. Böylece solunum sırasında akciğerlere hava doldukça göğüs kafesi genişleyebilir.

Nedenleri
Göğüs kemiği bazen anormal biçimde gelişerek göğsün dışa doğru bükülmesine yol açar. Bu biçim bozukluğunun nedeni çoğunlukla bilinmez. Ama ender görülen nedenlerden biri uzun süre derin soluk almaktır. Akciğerlere dolan hava, kıkırdakların gevşemesine ve göğüs kaslarının aşırı çalışmasına neden olur. Böylesine derin soluk alma nedenlerinden biri eskiden veremdi ama günümüzde daha çok astım ve "kistik fibroz" adı verilen bir hastalıktır.

Belirtiler
Güvercingöğüs deyimi, göğüs kemiğinin anormal biçimde ileri çıkmış olduğu durumları tanımlamakta kullanılır. Göğsün ortasında, önde yer alan bu kemiğin anatomideki adı sternumdur. Kaburgalar bu kemiğe bağlanır. Erişkinlerden çok çocuklarda görülen bu yapı bozukluğunda kemik ileri doğru uzar ve göğüs, kuşa benzeyen bir görünüm kazanır. Bozukluk bazen doğuştandır, ama çoğunlukla sonradan gelişir; bazen de solunum hastalıkları sonucunda ortaya çıkar.

Tedavi
Güvercingöğüs çok fazla sorun yaratmadığı sürece herhangi bir tedavi gerektirmez ancak ameliyatla çözümlenen bir şekil bozukluğudur.

Yorum (0) Yorum yaz!

kamburluk

Belkemiği eğriliği, özellikle yaşlılarda oldukça sık rastlanan bir durumdur. Eğriliğin en yaygın biçimi ise kamburluktur. Belkemiğinin arkaya, dışa doğru aşırı eğrilmesine kamburluk kifoz denir...

genellikle belkemiğinin yana doğru eğriliğiyle birlikte olur kifoskolyoz. Bazen bu biçim bozukluğu belirsizdir ama şiddetli olduğunda hasta dik duramaz ve sırt kemikleri dışa doğru çıkıntı yapar.

Nedenleri
Dörtte üçü çocukluk çağında fark edilen olguların nedeni bilinmemektedir. Kemik tüberkülozu sonucu omurganın zarar görmesi ise artık pek sık rastlanılmayan bir nedendir. Çocuk felci kifoskolyoza omurganın hem kamburlaşması hem yana eğilmesi neden olabilir. Çocuk felcinin göğsün bir yanındaki kasları etkilemesi sonucu, bir yandaki kaslar gelişemezken ötekilerin normal gelişmelerini sürdürmeleri, omurgada eğrilme yapabilir. Yaşlılarda belkemiği eğriliği osteoporozdan kaynaklanır. Omurga kemikleri günden güne incelir ve sonunda bedenin ağırlığını destekleyemeyecek hale gelerek ya bükülür ya da sıkışarak ezilirler.

Belirtiler
Belkemiğinde doğuştan biçim bozuklukları genellikle belirtisizdir. Osteoporoz ise ağrıya neden olur ve kolaylıkla kırıklar oluşabilir. Kifoskolyozda, belkemiğinin anormal biçimi, soluk alırken kaburgaların aşağı yukarı doğru düzenli hareketlerini önler ve akciğerlerin genişlemesine engel olur. Bu yüzden hastalar diyafram hareketleriyle soluk alırlar. Zamanla göğüs kafesi oynamaz hale gelir, soluk almak için daha fazla çaba harcanır.

Ciddi durumlarda, hastada kronik bronşite benzeyen akciğer sorunları olur. Soluk darlığı, öksürük ve balgam görülür. Kalp, akciğerlere kan pompalayabilmek için daha çok çalışıp zorlanır.

Tedavi
Belkemiği eğriliğini düzelten bir ameliyat yoktur. Bu yüzden göğsün ve kaburgaların esnekliklerini sürdürmelerini sağlamak önemlidir. Solunum kaslarını çalıştıran yüzme ve koşma gibi egzersizler çok yararlıdır. Sigara, akciğerlerle ilgili sorunları artırır; sigaradan uzak durmak gerekir. Osteoporoz ağrıya neden olabilir ama ağrı, oldukça kısa sürer ve ağrı kesicilere yanıt verir.

Yorum (0) Yorum yaz!

kemik iliği iltihabı

Kemik iliği iltihabı, yani osteomiyelit, eskiden çok ciddi sonuçları olabilen bir durumdu. Günümüzdeyse antibiyotikler ve modrn yöntemlerle genellikle tam olarak tedavi edilebilmektedir...

Kemik iliği iltihabı, kemikte, bakteriler ya da mantarlarla oluşan bir enfeksiyondur. Akut ya da kronik olabilen enfeksiyon, kemiğe kırıklar, kirli yaralar ya da cerrahi girişim sırasında yerleşir.12 yaşın altındaki çocuklar, özellikle risk altındadır. Antibiyotiklerin bulunmasından önce ise hastalık, kemikte biçim bozukluklarına ve topallığa neden olabilmekteydi.

Nedenleri
Bakteriler kemiğe, cerrahi girişim sırasında ya da açık kırığın kemiğin kırık ucundan dışarı çıktığı durum bir komplikasyonu olarak yerleşebilir. Ancak iltihap başka bir yerden, kan yoluyla da gelebilir. Bu yol, "hematojen yayılma" olara bilinir ve kemik iliği iltihaplarının yüzde 90ından sorumludur.

Kemik iliği iltihaplarının çoğunun etkeni stafilokok türü bakterilerdir. Bu bakteriler çıban ya da apse gibi deri enfeksiyonlarından kanla kemiğe taşınırlar. Daha ender rastlanan bakterilerse, yeni doğan bebekler ya da lösemi gibi kan hastalığı olan, enfeksiyonlara dayanıksız kişilerde kemik iliği iltihabına neden olabilirler.

Belirtiler
İlk belirtiler, etkilenen bölgede ağrı, şişlik ve irin oluşumudur. Ancak kemik sert bir yapı olduğundan, şişlik içinde kalır. İrin oluşumu kemikte apansız basınç artışı yaratarak çok çabuk, bazen bir gecede ortaya çıkan şiddetli ağrıya neden olur. Bazen de kusma görülür ama her zaman ateş vardır. Enfeksiyon, uzun kemiklerin, diz ve dirsek çevresi gibi büyüyen uçlarını etkiler. Bunun nedeni, oralardaki atardamarların toplardamarlara açılmayışıdır bunlara end-arter denir. Oraya kadar gelen bakteri kemiğe takılıp kalır. Kemik iltihabı yerleştiğinde, irinin oluşturduğu basınç kan akışını engeller ve kemiğin bazı bölümleri ölür. Zamanla irin deriyle açılarak boşalabilir.

Antibiyotikler bulunmadan önce kemik iliği iltihabı yüzde 50 oranında ölümle sonuçlanmaktaydı. Bunun nedeni, iltihabın kan yoluyla yayılarak, akciğer gibi öteki orgnaları da etkilemesiydi. Günümüzdeki tek tehlike, kronik kemik iliği iltihabının oluşmasıdır. Bu durumda iltihap, şişlik ve irinle sürer; kemik zayıf düşer ve enfeksiyon zaman zaman yeniden akut biçim alır.

Verem bakterileri de kemiğe gelerek iltihap oluşturabilirler. Genellikle akciğerlerden doğrudan omur kemiklerine yayılırlar. Bu tip iltihap yavaş ilerler ama kemiği aşındırır; geriye yalnızca diskler, yani omurlar arasındaki bağ dokusu kalır. Kemikler hasara uğradıkça beden ağırlığını taşıyamaz hale gelirler ve omurga bükülerek, kamburluğa neden olur. Sırtta oluşan bu belirgin eğriliğe "kifoz" denir. Verem enfeksiyonu teşhisi röntgen incelenmesiyle konulabilir.

Tedavi
Akut kemik iliği iltihabının başlangıç evresinde tedavi edilmesi gerekir. Bir kez ölü kemik dokuları ortaya çıkarsa, kronik kemik iliği iltihabının yerleşmesi kolaylaşır. Hastayı hastaneye yatırmak gerekir. Doktorlar enfeksiyona neden olan bakterinin saptanması için kan örnekleri alırlar. Antibiyotik, önce damardan, sonra ağızdan verilir. Bazen de ameliyatla kemiklere ufak delikler açılır. Bu işlem enfeksiyonun yarattığı basıncı kaldırıp hastayı rahatlatır. Ayrıca doktorlara irini inceleyerek, verdikleri antibiyotiğin bakteriler üstünde etkili olup olmadığınnı anlama fırsatı verir.

Kronik kemik iliği iltihabı tedavisinde yalnızca antibiyotik yetersiz kalır. İltihaplı ve ölü kemik dokusunun ameliyatla alınması gerekir. Eğer kronik kemik iliği iltihabı çok yayılmışsa, söz konusu organın ampütasyonu, yani kesilmesi gerekebilir.

Erken tedaviyle akut kemiği iliği iltihabı tam olarak iyileştirilebilir. Günümüzün güçlü antibiyotikleriyle iyi sonuçlar alınmaktadır ancak tedavinin başarısı olabildiğince erken davranmaya bağlıdır. Tedaviye başlandıktan sonra da hastanın yakından izlenmesi gerekir.

Yorum (0) Yorum yaz!

paget hastalığı

Kendiliğinden kırılabilecek kadar incelmiş kemikler ve beyni sıkıştıran, kalınlaşan kafatası, bir çeşit kemik hastalığı olan Paget hastalığının en kötü belirtileridir...

Paget hastalığı kemiklerde zayıflamalar ve biçim bozuklukları ile kendini gösterir. Hastalık 1870 yılında Sir James Paget tarafından tanımlanmıştır. Belirtiler ve tedavi konusundaki bilginin artmış olmasına karşılık, hastalığın oluşma mekanizması hâlâ çözülememiştir.

Nedenleri
Araştırmaların sürmesine karşılık, kemiklerde ani büyümeye yol açabilecek bir neden bulunamamıştır. Genetik geçiş kanıtlanamamıştır ama bazı ailelerde hastalığa daha çok rastlanması dikkat çekicidir.

Belirtiler
Paget hastalığına yakalanmış birçok insanda aşağı yukarı hiçbir belirti olmaz. Bazen de dayanılmayacak kadar ağır belirtiler ve önemli komplikasyonlar olabilir. Tanı, röntgenle konur: Kemik üstünde açık ve koyu renkli alanlar birlikte görülür. Daha çok kafatası, omurga, leğenkemiği, uylukkemiği ve kavalkemiği etkilenir. Sertliğini ve dayanıklılığını yitirmiş olan uzun kemikler bedenin ağırlığı altında dışa doğru eğilerek biçim bozukluklarına yol açarlar. Röntgen filmlerinde garip kemik yapıları görülür. Uylukkemiğinin yuvarlak ucunda belirgin şişlikler ortaya çıkar. Kafatası kalınlaşır ve yumrulu bir görünüm kazanır.

Bu değişiklikler, kemik hücrelerinin aşırı çalışmasıyla rezorpsiyon adı verilen bir tür kemik yıkımının 10 - 20 kat artması sonucu ortaya çıkar. Bu hastalıkta yeni yapılan kemik dokusu daha az esnek ve kırılmaya daha yatkındır. Sonuçta, en hafif çapma bile kırılmaya yol açabilir. İleri vakalarda kemikler öylesine zayıflar ki hiçbir çarpma ya da düşme olmaksızın kendiliklerinden kırılırlar.

Paget hastalığının en kötü belirtilerinden biri de ağrıdır. Ağrı, büyüyen kemiklerin sinirlere baskı yapmasına bağlı olabilir ama asıl neden, kemiğin yapısında ortaya çıkan değişikliklerin bedenin ağrı yollarını oluşturan yapıyı uyarmasıdır.

Tedavi
Kulaktan gelen sinirlere kemik dokusunun yaptığı basınç sağırlığa yol açabilir. Kulak içinde ses iletimini sağlayan kemikçiklerin hastalık nedeniyle biçimsel bozukluklara uğramaları da sağırlığa neden olabilir. Sözgelimi, Beethovenin sağırlığının Paget hastalığına bağlı olduğu sanılmaktadır.

Büyüyen kemiklerin görme sinirine verdiği zarar körlüğe yol açabilir. Ama en büyük tehlike, kafatasının yumuşayan alt kısmının beyinsapını etkilemesidir. Bu durumda hasta soluk alma gibi yaşamsal işlevlerin kontrolünü yitirir.
Tedavisi günümüzde, geçmişe oranla çok gelişmiştir. İlaçlarla hastalığın belirtileri kontrol altında tutulabilmektedir. Kalsitonin hormonunun verilmesi, bu hormonun yapım - yıkım dengesini sağlamada etkili olması sonucu, çok yararlı olmaktadır. Hastalık yüzünden bozulmuş olan denge, belli ölçüde düzeltilebilmektedir. İlaçların etkisiyle kemiğin yapım - yıkım hızı yavaşlar ve kemik üstündeki deride hastalık sırasında görülen sıcaklık artışı normale döner. İlaç çoğu zaman ağrıyı da etkiler. Ancak her gün iğne yapılması gerekir ve bazen yan etki olarak mide bulantısı olabilir. Mitramisin adlı bir başka ilacın tek bir dozu ise, bir - iki yıl süreyle rahatlık sağlar. Ancak bu ilaç karaciğer hasarına yol açabilmektedir. Bu amaçla kullanılan bir başka ilaç da aspirindir. Ancak aspirinin yüksek dozları da zararlı olabilmektedir. Paget hastalığı günümüzde tam olarak tedavi edilmese de ilaçlarla belirtilerin çoğu giderilebilmektedir. Ayrıca ileride, yapılan araştırmaların iyi sonuçlar vereceği umulmaktadır.

Yorum (0) Yorum yaz!