Su Çiçeği

Su çiçeği varisella zoster adı verilen bir virüs tarafından meydana getirilen ateşli bir enfeksiyon hastalığıdır. Varisella zoster virüsü havada 1-2 saat canlı kalan ve çok hızlı çoğalan bir virüstür. Varisella zoster adlı bu virüsün bulaşıcılığı çok yüksektir. Kişiden kişiye daha çok hapşırma, öksürme ile havaya dağılan virüsün solunum yoluyla alınması veya göz ile teması sonucunda bulaşır. Ciltteki su çiçeği döküntüleri ile temas yoluyla da bulaşmaktadır. Su çiçeğinin kuluçka süresi yaklaşık 14-16 gündür.

Yüksek derecede bulaşıcı bir hastalık olmakla birlikte su çiçeği çocukluk döneminde çoğunlukla hafif seyreder ve ciltte kaşıntılı, küçük, yuvarlak lezyonlarla karakterizedir.   Teması izleyen ilk 4 gün içinde virüs üst solunum yolu lenf bezlerine yerleşerek çoğalmaya başlar. 7. günde karaciğer ve dalak başta olmak üzere diğer organlara dağılarak çoğalmayı sürdürür. 14. günde kişide ateş, başağrısı, karın ağrısı, halsizlik gibi genel belirtiler ortaya çıkar ve hemen ardından yüz ve saçların arka diplerinden başlayarak omuz ve sırta, daha sonra kol ve bacaklara yayılan içi sıvı dolu cilt döküntüleri kendini gösterir. Döküntü önce kırmızı kabarıklık şeklinde başlar daha sonra içi sıvı dolu hale döner. Hafif geçirilen su çiçeği enfeksiyonunda döküntü sayısı
10-20 tane kadar az olabilmekle birlikte genellikle 300-500 adet döküntü oluşur, bu döküntüler zamanla kabuklanır ve yaklaşık iki hafta içinde  dökülür. Su çiçeği virüsü hasta kişinin döküntülerindeki sıvı ile temas veya burun ve boğaz sıvıları yoluyla yani solunum yoluyla yayılabilir.

Döküntüler kaşıntılı ve farklı boylardadır ve içinde sıvı bulunur ve 5-6 günlük bir süre içinde kabuklanarak kurur ve bulaştırıcılığını kaybeder. Gözlerde ve ağız içinde de döküntüler ortaya çıkabilir.  2-3 hafta devam eder ve hastalığı geçirmek kişide hastalığa karşı ömür boyu bağışıklık sağlar. Ancak nadirende olsa ikinci kez su çiçeği çıkaran vakalar görülebilmektedir.

Son derece bulaşıcı olan su çiçeğini bir çocuğun evdeki ailesine bulaştırma oranı %90 olarak gösterilmektedir. Genel olarak çocukların toplu bulundukları ortamlarda, kreş ve okullarda bulaşma çok hızlıdır. Belirtilerin ortaya çıkmasından 2 gün öncesi ve 4-5 gün sonrasına kadar hastalık bulaşıcı konumdadır.

Su çiçeği aşısının kullanılmaya başlanmasından önce sadece Amerika’da yılda 3-4 milyon su çiçeği vakası görülmekteydi. Su çiçeğine bağlı komplikasyonlar nedeniyle yaklaşık 10.000 kişi hastaneye yatırılmakta ve yaklaşık 100 kişi hayatını kaybetmekteydi.

Dünyanın her yerinde görülebilen su çiçeği enfeksiyonu sadece insanlarda görülen bir hastalıktır. Varisella zoster virüsünün ısıya dayanıksız olması nedeniyle salgınlar daha çok mevsim itibariyle Ocak-Mart ayları arasında pik yapar. Türkiye’de 20 yaşına kadar bireylerin yaklaşık %93’ü geçmişlerinde su çiçeğine maruz kalmışlardır. 

Tüm vakaların yarısı 5-9 yaş arası çocuklarda görülür. 15 yaş üzeri nüfusun sadece %10’unun su çiçeği hastalığı geçirmediği tahmin edilmektedir. Su çiçeği vakalarının sadece %5’i erişkinlerde olmasına rağmen su çiçeğine bağlı ölümlerin %35’ini erişkinler oluşturmakta, yani hastalık ileri yaşta daha ağır seyretmektedir.

Su çiçeği hastalığı yüksek derecede bulaşıcı bir hastalıktır ve solunum yoluyla hızla yayılır. Bulaşmanın gerçekleşmesi için yakın temas gerekmemekte, aynı ortama girmek yeterli olmaktadır. Su çiçeği geçirmemiş ve su çiçeği aşısı olmamış herkes su çiçeğine hastalığına yakalanabilmekte ve bu kişilerde hastalığın çeşitli organlara verdiği zararlar ortaya çıkabilmektedir. Su çiçeği vakalarının %90’ı 15 yaşına kadar görülmekte ve hemen herkes su çiçeği hastalığını geçirmektedir.

Kimler su çiçeği aşısı olmalıdır?
Su çiçeği hastalığını geçirmemiş olan;
• Bir yaşından itibaren (tercihen 15 aylık) tüm çocuklar
• Kreş ve okula başlayacak  olan çocuklar
• Bağışıklık kriterleri uygun akut lösemili bireyler, immünyetmezliği olanlar
• Kronik hastalığı bulunanlar
• Organ nakli planlanan hastalar
• Sağlık personeli
• Kreş ve okul personeli
• Çocukluk çağında aşılanmamış adolesan ve erişkinler.
• Doğurgan yaşta olan ve gebe kalmayı planlayan anne adayları

Su Çiçeği nasıl bulaşır?
- İnsandan insana soluma, öksürme ve hapşırma yoluyla.
- Su çiçeği döküntüleri çok bulaşıcı olduğu için hastayla doğrudan temas yoluyla.
- Çocukların kreş, okul, vb. toplu bulundukları ortamlarda bulaşma çok hızlıdır.

Su çiçeği ne zaman bulaşır?
Döküntülerin ortaya çıkışından 2 gün önce ve 4-5 gün sonrasına kadar hastalık bulaşıcı durumdadır. Döküntülerin görülmesinden 2 gün öncesine kadarkarakteristik klinik belirtiler görülmediğinden su çiçeğinin bulaşması kolay ve sinsi bir süreç izler.

Su çiçeğinin belirtileri nelerdir?
Su çiçeği belirtileri, hasta ile temastan 14 ile 16 gün sonra ortaya çıkmaya başlar. Döküntüden 1-2 gün önce baş ağrısı, ateş, karın ağrısıve halsizlik görülür. Kızarıklıklar kafa derisi, yüz ve gövdenin üst kısımlarından başlayıp daha sonra kol ve bacaklara yayılır.

Su çiçeğinden korunmanın etkili yolu su çiçeği aşısı olmaktır. 1 yaşından itibaren (tercihen 15 aylık) her çocuğun 1 doz su çiçeği aşısı ile korunması önerilmektedir. Hastalığı daha önce geçirmemiş ve aşı olmamış büyük çocuklar veya erişkinler de aşılanması gereken grupta yer almaktadırlar.

Su çiçeği aşısı hekimler arasında “yeni” bir aşı olarak tanınmakla birlikte aslında 30 yıllık bir geçmişe sahip, gerek oluşturduğu bağışıklık, gerek etkinlik, ve gerekse aşının tolerabilite araştırmaları açısından son derece zengin bir aşıdır. Hala devam eden ve ilk aşılanan kişiler üzerinde yapılan araştırmalar su çiçeği aşısının en az 20 yıllık bir koruyuculuğu olduğunu göstermektedir.

Su çiçeği aşısı 1974 yılında Japon bilim adamı Profesör Doktor Michiaki Takahashi ve arkadaşları tarafından Japonya’da geliştirilmiştir. 

Aşının geliştirilme aşamasında ilk klinik etkinlik çalışması, 21 ailede su çiçeği geçiren bir çocuk ile temas etmiş 26 sağlıklı çocuk ile gerçekleştirilmiştir. Temastan sonraki ilk 3 gün içinde  aşılanan veya daha önce aşılanmış çocukların hiçbirisinde su çiçeğinin klinik belirtileri gözlenmemiştir. Kontrol için 15 ailede 19 temaslı çocuk aşılanmadan gözleme alınmış  ve bu çocukların hepsinde de temastan sonraki 10-20 gün içinde su çiçeğinin klinik belirtileri ortaya çıkmıştır. Bu küçük araştırma aşının %100 klinik etkinliği olduğunu göstermiştir.  Özellikle aşının bağışıklık sistemi  yetmezliği olanlarda etkinliğini araştırmak amacıyla ise ilk çalışma, bir çocuk hastanesinde yatan hastalar arasında su çiçeği enfeksiyonunun yayılmasını önlemek amacıyla yapılmıştır. Hastanede çıkan bir su çiçeği vakasının ardından serviste yatan ve su çiçeği geçirmemiş olan böbrek hastalığı olanlar (nefrit, nefrotik sendrom), menenjitli, ve hepatitli hastalara aşı uygulanmıştır. Bu hastaların bir kısmının da kortikosteroid kullanmakta olduğu bilinmektedir. Bu aşılamadan sonra çocuk servisinde su çiçeği enfeksiyonunun yayılması önlenmiş ve aşının bağışıklık sistemi yetmezliği olan hastalarda da etkin olduğu gösterilmiştir.

Genişletilerek yapılan araştırmalar sonucunda su çiçeği aşısının sağlıklı çocuklarda %98.7, altta yatan çeşitli hastalıkları olan çocuklarda %94.1 ve lösemililerde %92.1 oranında immünojeniteye sahip olduğu bildirilmiştir.

Lösemili çocuklarda aşılama için belirli bağışıklık kriterleri dikkate alınmalıdır. Lösemili bir çocuğun su çiçeği hastalığı geçirmesi tehlikelidir ancak çocuğun ne zaman aşılanacağına hekimi karar vermelidir.
 

                                                     Hamilelikte su çiçeği
Hamilelikte su çiçeği geçirilmesi riskli bir durumdur. Bölye bir durumda pnömoni başta olmak üzere komplikasyonların görülme riski daha yüksek olduğu gibi hastalık çok daha ciddi seyreder. Günümüzün gelişmiş yoğun bakım şartlarının olmadığı günlerde su çiçeği pnömonisi nedeni ile hamile kadınlardaki ölüm oranlarının %35'e yakın olduğu bilinmektedir.

Hamile kadınlarda su çiçeğine bağlı zaatürre görülmesi açısından bazı risk faktörleri vardır. Bunlar arasında sigara, kronik akciğer hastalıkları ve bağışıklık sistemi hastalıkları sayılabilir. Döküntülerin şiddeti ve sayısı ne kadar fazla ise komplikasyon görülme olasılığı da o derece yüksektir.

Gebeliğin son dönemlerinde rahimin büyümesine ve yukarıya doğru baskı yapmasına bağlı olarak akciğer kapasitesinin azalması da pnömoni açısından risk faktörü olarak kabul edilir.

Hamileliği sırasında su çiçeği geçiren bir kişi ile temas eden kadında zaman kaybetmeden bağışıklık olup olmadığı incelenmelidir. Bunun için basit bir kan testi yeterlidir. Üreme çğındaki kadınların neredeyse %90'ından fazlasının bağışık olduğu düşünüldüğünde bu incelemenin rutin gebelik incelemeleri arasında yer almaması normaldir. Kişinin su çiçeği geçirdiğini ya da aşı olduğunu bilmesi bağışık olduğu anlamına gelir. Böyle bir durumda dakanda inceleme yapmaya gerek yoktur.

Bağışıklığı olmayan kişilerde ise temastan sonraki ilk 96 saatte koruyucu immunglobulin yapılabilir.

Hamile bir kadın su çiçeğine yakalandığında yakın takip edilmesi şarttır. Gerekli görülen durumlarda (döküntünün şiddetine göre) hastayane yatırılarak damar yolu ile antiviral tedavi verilmesi gerekli olabilir. Hastalığa bağlı zaatürre genelde 4. günden sonra ortaya çıktığından döküntülerin görülmesnden sonraki ilk 3 günde böyle bir tedaviye gerek olup olmadığına karar verilmelidir.

Hamilelikte su çiçeği görülmesi durumunda hastaneye yatırarak tedavi etme kriterleri şunlardır:

Mutlaka hastaneye yatırılması gereken durumlar:

  • Göğüs y ada karın ağrısı
  • Başağrısı dışında nörolojik belirtiler
  • Döküntülerde kanama
  • Döküntünün çok şiddetli olması, ağız içinde vb döküntü olması
  • Bağışıklık sistemi bozukluğu olması

Şart olmamakla birlikte hastanede izlenmesi daha uygun olan durumlar:

  • Gebeliğin son dönemleri
  • Daha önceden ölü doğum ya da tekrarlayan düşük öyküsü
  • Sigara kullanımı
  • Kronik akciğer hastalığı
  • Düşük sosyoekonomik düzey
  • Hastayı evde takip etme olanaklarının kısıtlı olması
  • Hastanın aşırı endişeli olması

Hastanede yattığı sürece hastaya destek tedavisi uygulanır. Yeterli okijenizasyonu sağlamak için gerekirse hasta suni solunum makinesine bağlanabilir. Hastalığın üstüne ikincil bir bakteriyel enfeksiyon binmesini engellemek amacıyla antibiyotik koruması uygulanması yaygın bir yaklaşımdır. Tedavi edici etkisi tartışmalı olsa da immmunglobulin uygulaması yapılabilir. Sık kullanılan ajanlar oln kortikosteroidlerin yararı ise kanıtlanmamıştır.

Asiklovir
Asiklovir, uçuk başta olmak üzere herpes grubu virüslerin neden olduğu enfeksiyonlarda yıllardır kullanılan bir ajandır. Gebelikte C kategorisi ilaclar arasında yer alır. Yapılan geriye dönük incelemelrde gebelikte kullanımı ile ilgili herhangi bir olumsuz etkiye rastlanamıştır.

Hamile bir kadında su çiçeği ortaya çıkması durumunda damardan asiklovir tedavisi uygulanır.

Suçiçeğinin bebek üzerindeki etkileri
Annede aktif enfeksiyon olması durumunda bebekte bazı olumsuz etkiler ortaya çıkabilir. Olası sekeller enfeksiyon ortaya çıktığındaki gebelik yaşına bağlıdır. Bu sekellerin görülme sıklığı son derece düşüktür. Bebeklerin %97'sinde herhangi bir etki ortaya çıkmaz. Intrauterin enfeksiyon olması 3 şekilde sonuçlanabilir: konjenital varisella sendromu, yenidoğanda su çiçeği, ya da belirtiler olmadan kan değerlerinin pozitif olması.

Gebeliğin son dönemleri
Gebeliğin son trimesterinde su çiçeğine yakalanan bir kadının bebeğinde de su çiçeği görülebilir. Eğer ilk viremi atağı sırasında virüsler plasentada bebeğe geçerse bebekteki hastalık annesinden 1-2 gün sonra ortaya çıkarken, ikinci viremi sırasında geçiş olursa anne ile bebkteki hastalık arasında 10 günlük bir fark olabilir. Böyle bir durumda bebekte organ oluşumu tamamlandığı için herhangi bir anomali görülmez ancak yenidoğanda suçiçeği aha şiddetli geçebilir ve hatta ölümcül olabilir.

İlk ya da ikinci trimester'da su çiçeği
Bu dönemlerde görülen su çiçeği fetal anomalillere neden olabileceğinden çok daha önemlidir. Konjenital varicella sendromu bebeğin kol ve bacaklarında, derisinde, göslerinde ve sinir sisteminde anomalilere neden olabilir. Hatta nadiren bebek anne karnında hayatını yitirebilir. Belirtiler en çok 20. gebelik haftasından önce hastalığı geçiren anne adaylarından doğan bebeklerde görülür.

Görülebilecek olan bulgular şunlardır:

  • Düşük doğum ağırlığı
  • Ciltte lekelenmeler
  • Ciltte zig-zag şeklinde nedbe dokusu
  • Gözlerin normalden küçük olması
  • Katarakt
  • Göz enfeksiyonları
  • Görme sinirinde küçülme
  • Kollar ya da bacaklarda kısalık
  • Parmaklarda anomali
  • Kaslarda güç kaybı
  • His kaybı
  • Derin tendon reflekslerinde kaybolma ya da azalma
  • İdrar ya da dışkı tutamama
  • Beyin iltihabı
  • Kafanın normalden küçük olması
  • Kafa içinde su toplanması
  • Beyin dokusunun gelişmemesi
  • Sara nöbetleri
  • Zeka geriliği
  • Böbreklerde anomali
  • Barsaklarda gelişme bozukluğu

Ancak bu bulguların ortaya çıkma olasılığı son derece düşüktür. Almanya ve İngiltere'de yapılan ve hamileliklerinin 36 haftasından önce suçiçeği geçiren 1373 kadından doğan bebekler incelendiğinde sadece 7 bebekte konjenital varicella sendromuna rastlanmış. Haftalara göre bakıldığında ise ilk 12 haftada su çiçeği geçirenlerde risk %0.4 iken 13-20 haftalar arasında bu risk %2 olarak hesaplanmıştır.

Gebelik sırasında su çiçeği geçirilirse ne yapmak gerekir?
Bu son derece tartışmalı bir konudur. Bebekte anomali riski aslında son derece düşüktür ve bu risk hamileliğin 8-20 haftaları arasında su çiçeği geçirildiğinde en yüksektir. Bu nedenle gebelği sonlandırıp sonlandırmamaya kendiniz karar vermelisiniz.

Öte yandan doğumdan 5 gün öncesi ile sonraki ilk 2 gün arasında su çiçeği ortaya çıkarsa yenidoğanda su çiçeği görülme olasılığı %20-25 civarındadır ve bebek doğduktan sonra immunglobulin yapılmalıdır. Yenidoğanda görülen su çiçeği %30 civarında ölüm riski taşır. Böyle bir durumda doğumun 5 gün geciktirilmesi yararlı olacaktır.

Eğer doğumdan 6 gün ya da daha uzun bir süre önce hastalık geçirilirse böyle bir durumda bile bebekte suçiçeği görülem riski vardır ancak anneden geçen antikorlar nedeni ile bebekteki hastalık daha hafif seyreder.

Yorum (yok) Yorum yaz!

Kızıl

Kızıl, çocuklarda görülen ateşli ve döküntülü bir hastalıktır. Anjine yol açan streptokok adlı bakterinin bazı türlerinin ürettiği bir toksin, hassas kişilerde kızıl döküntüsüne yol açar. Diğer çocukluk çağı döküntülerinden en önemli farkı antibiyotik tedavisi gerektirmesidir.

  • 3 yaşından önce pek görülmez.
  • Kuluçka dönemi 1- 7 gündür

Hastalık belirtileri: ateş, boğaz ağrısı, baş ağrısı,yutma güçlüğü, kusma ve bunlardan 1-2 gün sonra ortaya çıkan döküntü. Alın ve yanaklar kızarır, ağız çevresi soluk renklidir. Döküntünün başlangıcından 2-3 hafta sonra, ellerde deri soyulmaları görülür.

Kızıl geçiren çocuğun bakımı:

  • Yatak istirahati,
  • Sulu ve yumuşak gıdalarla beslenme,
  • Ateş kontrolü:İlk seçilecek ilaç, çocuğun kilosuna göre parasetamoldür (calpol, termalgine, tylol, tamol vb)
  • Doktor önerisiyle uygun antibiyotik kullanımı: Kızılın burada açıklanan diğer döküntülü hastalıklardan farkı, antibiyotik kullanımının mutlaka gerekli olmasıdır.
  • Yeterli sıvı verilmesi: İştah azalmasına bağlı olarak su kaybı olabilir. Bunu önlemek için,çocuk olabildiğince sıvı ağırlıklı hafif gıdalarla beslenmelidir. Acılı, baharatlı yiyecekler ve karbonatlı içeceklerden kaçınılmalıdır. Çocuğu, ağrı kesici sonrasında ağrıları azaldıktan sonra beslemek daha kolaydır.
  • Rahatsız edici öksürük varlığında yumuşatıcı ilaçlar kullanılması.

Tedavi

Tedavide genellikle streptokokları öldüren penisilin kullanılır. Hastalığın hafif geçtiği çocuklarda bile mikropların üreme şansı kalmaması ve çocuğun enfeksiyonu başkalarına bulaştırmaması için, birkaç gün süreyle penisilin tedavisi uygulanır. Hasta çocuk yatak dinlenmesine alınır; ateşi yüksekse, düşürmek için bedenin günde birkaç kez ılık suya batırılmış süngerle silinmesi gerekir. Terleme yoluyla yitirdikleri beden sıvılarını karşılamak ve su yitimine uğramalarını önlemek için bol sıvı içirilmelidir. Sulandırılmış meyve suları içtiği sürece, iştahsızlığı karşısında herhangi bir kaygıya kapılmaya neden yoktur

Kızılda, en önemli nokta doktorun önerdiği antibiyotik tedavisini uygun şekilde kullanmak, önerilenden önce kesmemektir. Doktorunuz, eğer iğne değil de ağızdan tedaviyi tercih ederse, antibiyotik şurubu 10 gün vermeniz gerekecektir. Bu, boğazdan mikrobun tam olarak silinebilmesi ve romatizmal ateş gibi komplikasyonları önlemek için gereklidir. Çocuğun boğazı acıyacağı için kolay yutabileceği sıvı, yumuşak kıvamlı gıdalar vermek, ılık tuzlu suyla gargara yaptırmak rahatlatıcı olacaktır. Ateş için doktorunuzun önereceği ateş düşürücüyü birkaç gün kullanmanız gerekebilir. Günümüzde kızıl artık korkunç bir hastalık değildir, ancak tedavi edilmesi gereken bir döküntülü hastalık olduğu da unutulmamalıdır.

 

Yorum (yok) Yorum yaz!

Kızamıkcık

Kızamıkçık, solunum yoluyla veya direkt temasla bulaşan ve 3 gün kadar süren bir döküntüyle seyreden bir hastalıktır.

 Belirti: döküntü, ensede ve kulak arkasında lenfadenopati (beze). 2-3 hafta süren bir kuluçka döneminden sonra hafif ateş, başağrısı, nezle hali ve öksürük başlar. Döküntü, yüzden başlar, hızla vücuda yayılır. Pembemsidir. 2. Günden itibaren solmaya başlar, 3. gün kaybolur. Hastaların %25'i, hastalığı döküntüsüz geçirir ve tanı konamaz.

Bulaştırıcılık: Döküntüden 1 hafta önce başlar, 2 hafta sonra sona erer. Hastalığı geçirenlerde yaşam boyu bağışıklık gelişir, bir daha kızamıkçık geçirmezler.

Tedavi

Semptomatiktir. Genellikle tedavi gerekmez. Tedavi daha çok belirtilere yöneliktir. Ateş düşürücü ilaçlar kullanılır.
  • Yatak istirahati,
  • Sulu ve yumuşak gıdalarla beslenme,
  • Ateş kontrolü:İlk seçilecek ilaç, çocuğun kilosuna göre parasetamoldür (calpol, termalgine, tylol, tamol vb)
  • Yeterli sıvı verilmesi: İştah azalmasına bağlı olarak su kaybı olabilir. Bunu önlemek için,çocuk olabildiğince sıvı ağırlıklı hafif gıdalarla beslenmelidir. Acılı, baharatlı yiyecekler ve karbonatlı içeceklerden kaçınılmalıdır. Çocuğu, ağrı kesici sonrasında ağrıları azaldıktan sonra beslemek daha kolaydır.
  • Rahatsız edici öksürük varlığında yumuşatıcı ilaçlar kullanılması.

Aşı ve Korunma

Aktif immunizasyon ile olur. Hastalığa karşı aşı vardır. Kızamık-Kızamıkçık-Kabakulak (MMR) içeren üçlü aşısı 12. ayda ve adolesan dönemde olmak üzere 2 kez uygulanmaktadır. Hastalık ile temas etmiş bağışık olmayan hamile kadına ilk 7 gün içinde IgG ile pasif immünizasyon yapılmalıdır. Bu temas ilk trimestirde olmuşsa gebelik sonlandırılmalıdır.

Yorum (yok) Yorum yaz!

Kabakulak

Kabakulak, tükürük bezlerinde şişliğe yol açıp yanaklarda dolgun görünüme neden olan bir viral enfeksiyondur. Basit bir çocukluk çağı hastalığı olarak görülse de, nadiren menenjit, ensefalit, işitme kaybı, orşit ( testiste iltihabi şişlik ) gibi ciddi komplikasyonlara da yol açabilir. Özellikle 2-12 yaş arası aşısız çocuklar risk altındadırlar. Bebeğinize ilk olarak 15 ayda yaptıracağınız Kızamık Kızamıkçık Kabakulak aşısı ile, bu hastalığa karşı koruma sağlayabilirsiniz. Ancak tek doz aşı, ömür boyu koruyucu olmadığından önerilen zamanda tekrarını yaptırmayı da unutmamalısınız!

Daha çok çocuklarda görülen bulaşıcı bir hastalıktır. Hastanın ağzından çıkan tükürük damlacıklarıyla bulaşır.
Tıp dilinde parotitis epidemica denilen bu hastalık; genellikle kulak altında bulunan tükürük bezlerinin iltihaplanması sonucu ortaya çıkar. Kuluçka devresi, 18 gündür.
Hastanın ateşi birdenbire yükselir, genel bir halsizlik görülür. Çok defa kulağın ön ve altında bulunan tükürük bezleri şişer ve acıma hissi duyulur. Yanak ve kulağın altı kabarır, kulak memesi de hafifçe yukarı doğru kalkar. Ağızda kuruluk, dilde pas vardır. İştah da azalmıştır. Bu durum birkaç gün devam ettikten sonra tükürük bezlerindeki şişlik yavaş yavaş kaybolmaya ve hasta iyileşmeye başlar.
Hastalığın kendisi çok tehlikeli bir hastalık olmadığı halde; başka hastalıklara zemin hazırlar. Bu hastalıklar arasında; pankreas, gözyaşı keseleri, böbreküstü bezleri, erkeklerde husyeler, kadınlarda yumurtalıkların etkilenmesi önemli sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle en iyi şekilde tedavi edilmesi gerekir.
Hastanın sağlıklı kimselerle konuşması, görüşmesi önlenir. Sulu yiyecekler verilir. Kabız olmaması sağlanır.

Kabakulak virüsünün yaptığı hastalık, 16-18 günlük bir kuluçka devresinden sonra ortaya çıkar. Hastalığa maruz kalan şahısların yaklaşık % 30-40’ı herhangi bir hastalık belirtisi olmadan hastalığı geçirirler. Geri kalan şahıslarda değişen şiddetlerde hastalık kendisini gösterir.

Belirtileri:

Vak’aların çoğunda virus, tükrük bezlerini tutar. Hastalık ateş, titreme, kırıklık, kulağın önünde çiğnemeyle artan ağrı ve buradaki tükrük bezinde şişme ile başlar. Nisbeten sık görülen diğer belirtileri arasında, beyin iltihabı ve erişkin erkeklerde yumurtalık iltihabı yapması sayılabilir. Daha az sıklıkta pankreas ve tiroit bezlerini de tutabilir. Kabakulağın bu çeşitli belirtileri birlikte veya ayrı ayrı görülebilir.

Tükrük bezine ait belirtiler, hastalığın şiddetine bağlı olarak 1-6 günde geçer. Genellikle her iki yanaktaki tükrük bezlerini birden tutar ve daha ileri durumlara yol açmaz. Erişkin erkeklerde % 20-30 oranında yumurtalık iltihabı (orşiepididimit, orşit) yapabilir. Yaygın kanaatin aksine bu durumun kısırlık ve iktidarsızlığa yol açması sık değildir. % 10 vak’ada menenjite (beyin zarı iltihabı) sebep olur. Menenjit, ateş, baş ağrısı, kusma, ense sertliği ile kendini gösterir; genellikle 5-10 günde kendiliğinden iyileşir. Sağırlık çok nadir olarak görülür.

Kabakulak, daha çok 5 ila 10 yaş grubunu tutar. Kabakulak enfeksiyonlarının % 85’i 15 yaşın altında geçirilir; hastalık diğer bütün yaşlarda da görülebilir. Her ikilim ve bölgede hastalığa yakalanabilinir.

Kabakulaklı bir hasta, belirtilerin başlamasından birkaç gün öncesinden, tükrük bezindeki şişlik geçene kadar olan sürede (yaklaşık 7-10 gün) hastalığı bulaştırabilir. Kabakulak virüsü tükrük ile atılarak bulaşmayı sağlar. Hastalığın yayılmasını önlemek zordur. Hastanın tecrit edilmesi ve karantina metodları bir derece etkilidir. Hastalık bir defa geçirildikten sonra ömür boyu bağışıklık sağlar.

Hastalıktan korunmada en etkili metod aşıdır. Bir yaşını tamamlamış ve kabakulak geçirmemiş herkes aşılanabilir. Aşı tek başına veya kızamık-kızamıkçık aşıları ile birlikte de yapılabilir. Hamilelere yapılmaz.

Tedavi:

Kabakulak kendi kendisini sınırlayan bir hastalıktır. Destekleyici ve belirtilere yönelik tedavi yapılır. Hastalar mutlak yatak istirahatine alınır ve en az iki hafta diğer şahıslardan ayrı tutulmalıdır. Hastalığın başlangıcında gammaglobulin yapılırsa hafif geçmesi sağlanabilir. Antibiyotik verilmez. Şişmiş tükrük bezlerine sıcak tatbiki ve aspirin kullanma ağrıyı kontrol eder. Bu hastalar, ağrı sebebiyle katı gıdalar alamazlar, sıvı gıdalarla beslenmelidirler.

 

Yorum (yok) Yorum yaz!

Çocuk Felci

Çocuk felci hastalığının nedeni, polio virüsü denilen bir mikroptur. Polio bir virüs tarafından oluşturulan çok bulaşıcı bir enfeksiyon hastalığıdır. Sinir sistemini istila ederek kalıcı felçlere veya ölüme neden olabilir. Her yaşta görülebilir fakat başlıca üç yaşın altındaki çocukları etkilemektedir. Polio eradike edilebilecek birkaç hastalıktan biridir çünkü insan vücudunun dışında uzun süre yaşayamaz ve etkili ve ucuz bir aşısı mevcuttur.Virüs ağız yoluyla vücuda girerek barsaklarda çoğalır Kalabalık olarak yaşanan yerlerde ve hijyen düzeyi yetersiz olduğunda bulaşma oranı çok yüksektir. Çevre koşularının kötü olduğu yerlerde suların, besinlerin mikroplu dışkı ile kirlenmesi ve kalabalık ortamlarda havaya yayılan mikropların solunmasıyla bulaşır. Hastalığa yakalanan çocuklarda hafif ateş, baş ağrısı, kas ağrıları, bulantı -kusma gibi her hastalıkta görülebilecek ortak bulgular mevcuttur. Bazı çocuklarda hastalık bu bulgularla sınırlı kalırken , bazılarında ise kalıcı felçler meydana gelmektedir. Felçler çok tipik olarak yumuşaktır. Yani kaslar sert ve kasılmış durumda değildir. Felçler genel olarak, çocuğun kendini ayağa kaldırmasında ve yürümesinde güçlük şeklinde ilk bulgularını verir. Çoğu hastada felç olan bacak ya da kolda duyu kaybı yoktur. İğne batırıldığında bunu hissederler. Bir yaşından büyük yaş grubundaki hassas çocuklar ve yetişkinler mikrobu kaptıklarında felç gelişmesi açısından daha büyük risk altındadırlar. Felç gelişen hastalarda ölüm oranı %2 ile % 20 arasında değişmekte ancak beyindeki solunum merkezinin etkilenmesiyle bu oran % 40'a kadar çıkabilmektedir.

Tedavi
Etkeni ortadan kaldıracak bir ilaç tedavisi yoktur. Felçlerin geliştiği sırada vücudun, kol ve bacakların nötral pozisyonda (kol ve bacaklar hafif bükük, yatar pozisyon) tutulması gerekir. Solunum kasları ve diafram tutulmuş ise solunum cihazı ile destek uygulanır. Hastalığın aktif dönemi geçtikten sonra fizik tedavi ve bazı kalıcı felçler için cerrahi yöntemler uygulanmaktadır.

Çocuk Felci Aşısı ve Korunma
Hastalarla veya gıdalarla temastan sonra el yıkama son derece önemlidir. En etkili korunma yolu ise aşılamadır. Ağızdan ve iğne ile uygulanan iki farklı aşı mevcuttur. Bu aşılar sayesinde çocuk felcinin bütün dünyada yok edime noktasına yaklaşılmıştır. Ülkemizde de 1998 yılından beri vaka görülmemektedir. Sadece Nijerya ve Yemen gibi bazı ülkelerde aşı yaptırmayan küçük toplumlarda yeni hastalar gözlenmekte, bu nedenle son bir yıldır bu ülke vatandaşları ile temas riski olduğu için hacca giden vatandaşlarımıza çocuk felci aşısı uygulanmaktadır. Aşı ülkemizde 2, 3, 4, 16-24. aylarda ve ilköğretim 5. sınıfta olmak üzere 5 doz şeklinde ağızdan, ücretsiz olarak uygulanmaktadır. İğne ile uygulanan aşı da ülkemizde diğer aşılarla aynı enjektör içerisinde mevcuttur, ancak devlet tarafından geri ödemesi henüz yapılmamaktadır. Ağızdan uygulanan aşı canlı virus içermesi nedeniyle çok nadiren de olsa çocuk felcine benzer bir hastalığa neden olabildiğinden, kısa süre içerisinde iğne ile uygulanan aşıya geçilmesi, birkaç yıl içerisinde de, bütün dünyada hastalığın ortadan kalktığının anlaşılmasıyla birlikte, çocuk felci aşısının uygulamadan kaldırılması planlanmaktadır.

Çocuk Felci Aşısı

 

    Polio (çocuk felci) aşısı; aşı şeklinde uygulanan inaktive (ölü) polio aşısı (IPV) ve içilen bir sıvı şeklinde kullanılan, canlı oral polio aşısı (OPV) olmak üzere 2 tiptir.

 

    ABD’deki CDC (Hastalık Kontrol Merkezleri), son derece sınırlı koşullar dışında yalnızca IPV önermektedir. Çocuklarda IPV, aşağıdaki yaşlarda olmak üzere 4 defa doz verilmelidir:

 

Çocuk 2 aylıkken 1 doz

Çocuk 4 aylıkken 1 doz

Çocuk 6-18 aylıkken 1 doz

Çocuk 4-6 yaşındayken 1 doz.

Yorum (yok) Yorum yaz!

Çiçek Hastalığı

  Variola olarak bilinen çiçek hastalığı uygulanan aşılama programları sayesinde 1977 yılında tüm dünyada ortadan kaldırılmıştır. Görülen son olgu Somali’de 1977 yılında kaydedilmiştir. Dünyada sadece iki laboratuvarda bulunmaktadır.
 

Virus, tükrük damlacıklarıyla yani hasta kişiyle yüz yüze temasla geçer. Kirli çarşaf, giysilerle de bulaşabilir. 12 günlük (7-17 gün) kuluçka döneminden sonra, önce ateş, yorgunluk, baş ağrısı ve sırt ağrısı görülür. Tipik çiçek döküntüsü 2-3 gün sonra özellikle yüz, kol, bacaklarda kırmızı yara şeklinde başlayıp, kısa sürede içi dolu sivilcelere dönüşür ve 2. haftada kurumaya başlar. Kabuklar 3-4 haftada dökülür ve yerinde sıklıkla iz bırakır. Hastalar, bu döküntü kuruyana dek bulaşıcı sayılmalıdırlar. Çiçek, hastaların %30' unda öldürücü olabilir. Hasta kişi, hemen izolasyona alınarak ve teması olanlara hemen aşı yapılarak virusun yayılması önlenebilir. Asılanmamış çocuklarda, yaslılarda ve gebelerde, bağışıklık sistemi örselenmiş kisilerde hastalık ağır seyreder.
 

Çiçek hastalığı, kuluçka süresince veya hastalığın döküntü öncesi ilk iki gününde bulaşıcı değildir. Döküntünün başlaması ile bulaşıcılık başlar. Bulaşma çoğunlukla damlacık yolu ile olur.

 

Korunmanın tek yolu aşılanmadır.

Biyolojik bir savaşta çiçek virüsünün kullanılma ihtimaline karşı Amerika'da aşı programı başlatılmıştır.

İlk olarak gönüllü şahısların aşılanması ile, daha sonra bu şahıslardan kan alınarak, çiçek aşısı komplikasyonlarına karşı "Gamma-globulin" stoğu yapılmıştır. Bunu takiben ordu mensupları ve sağlık personeli aşılanmasına geçilecektir. Şu anda hiçbir memlekette çiçek aşısı satılmamaktadır.

Ülkemizde böyle bir aşı programı düşünülürse, ilk yapılacak iş gönüllü şahıslardan "Gamma-globulin" hazırlanması olmalıdır. Zira, hiçbir ülkenin kendi vatandaşlarının kanından hazırlanan bu maddeyi diğer bir ülke vatandaşına kullandıracağını zannetmiyorum.

Aşı maalesef o kadar masum bir aşı değildir. Aşı adaleye veya cilt altına verilen bir aşı degildir. Aşı cildin üst tabakalarına uygulanır.

İki türlü aşı vardır:

1.Dana-lenf aşısı :Dryvax (Wyeth ve Aventis)

2.Doku kültürü aşısı : (Acambis/Baxter)

Çiçek Aşısı Ve Korunma

Çiçek aşısı canlı virus aşısıdır. Yaygın toplum aşılaması sonrasında çiçek eradike edilmiştir. En son olgu (hastane aşçısı) 1977’de Somali ve 1978'de İngiltere Birmingham’da (iki laboratuvar kökenli olgu) görülmüştür. Dünya Sağlık Örgütü( DSÖ) 1980 yılında çiçek hastalığının tüm dünyada eradike olduğunu ilan etmiştir. Eradike edilmesi nedeniyle DSÖ çiçek aşısının rutin uygulamadan çıkarılmasını önermiştir. ABD 1971'den itibaren aşı uygulamamaktadır. Ülkemizde de 1980 sonrasında çiçek aşısı uygulanmamaktadır. Aşı uygulamaları sadece benzer virüslerle çalışan laboratuvar çalışanlarına uygulanmasıyla sınırlı kalmıştır. 1982'de sivil kullanım için aşı üretilmesi durdurulmuş, ABD askerlerinin aşılanmasına da 1990'da son verilmiştir. Çiçek hastalığına karşı uygulanan rutin aşılama programları 1972 yılında sona ermiştir.

Aşı günümüzde son terör olayları nedeniyle oluşan biyoterörizm tehdidi nedeniyle yeniden gündeme gelmiştir. Vaccinia virus kökeninin kullanıldığı dana veya koyunda üretimle elde edilen birinci kuşak aşılar %95 oranında koruyucu olmuştur. İlgili aşı canlı bir virüs aşısıdır. Aşının koruyuculuğu 5-10 yıl olarak kabul edilmektedir. Daha önce aşılanmışlarda çiçek hastalığı gelişse bile hafif bir seyir göstermektedir.

Yorum (yok) Yorum yaz!

Kızamık

Kızamık, aşı ile önlenebilen hastalıklar arasında en çok çocuk ölümüne neden olan viral bir hastalıktır. Beslenme bozukluğu ve A vitamini eksikliğini artırarak vücut direncini düşüren kızamık, diğer öldürücü hastalıkların ortaya çıkmasını kolaylaştırmaktadır. Hastalanan her 100 kişiden 6-20'si orta kulak iltihabı, ishal ve zatürree, bin kızamıklıdan birinde beyin iltihabı ortaya çıkmaktadır.

Yaz aylarında nadiren görülen kızamık, özellikle soğuk kış aylarında hastalığa yakalanma açısından tepe noktasına ulaşmaktadır. Türkiye'de her 3-4 yılda bir büyük salgınlara neden olan kızamık özellikle mart ve nisan aylarında en fazla olgu sayısına ulaşmaktadır. Yılda 8-30 bin arası olgu bildirilen ülkemizde, kızamık geçiren ortalama her 100 çocuktan 3'ü yaşamını yitirmektedir. Oysa kızamığın son derece etkin, ücretsiz ve uygulaması kolay bir aşısı vardır.

Hastalığın kaynağı insandır. Bulaşma kızamıklılardan, direk damlacık yoluyla olur. Ayrıca hastaların kullandığı çatal, bıçak, bardak gibi eşyalar, kısa bir sürede sağlamlar tarafından kullanılırsa bulaşma olabilir. Kızamık virüsü, tükrük damlacıklarında iki saat canlı kalabilir.

Hastalığın kesin tanısı, hastaların klinik görünümü ve bir kızamık hastasıyla temas öyküsü ile konur. Hastalığın kuluçka süresi 9-10 gündür.

 

 

Hastalığın tipik belirtileri, nezle, ateş, öksürük, gözlerde kızarıklık ve ışıktan rahatsız olma, halsizlik ve iştahsızlıktır. Ateş, akşamları titreme ile 39- 40 dereceye yükselir sabah düşer. Göz kızarmış ve iltihaplıdır, hasta ışığa bakamaz. Olguların %95’inde hastalığın 2. gününde ağız içinde oluşan “Koplik lekeleri” direk tanı koydurucudur. Nezle, öksürük ve ateş ile geçen 3-4 günden sonra ateş düşer ve iyileşme olduğu zannedilebilir. Fakat bu düşüşü izleyen saatlerde ciltte ufak pembe kırmızı makülopapüler döküntü olarak bilinen lezyonlar ortaya çıkmaya başlar. Kulak arkasından, alından ve saçlı deri ile normal derinin birleşme yerlerinden çıkmaya başlar. Ateş tekrar yükselir, nezle ve göz lezyonları şiddetlenir. 24 – 48 saat sonra döküntüler tüm vücuda yayılır. Döküntüler 2-3 gün içinde ilk çıktığı yerden itibaren sönmeye başlar, 5-7 günde tamamen kaybolur ve yerini kepeklenmeye bırakır. Kızamıklı çocuklar döküntünün görülmesinden en az 4 gün sonrasına kadar okuldan uzak tutulmalıdır.

Özel bir tedavisi yoktur ancak bulgulara yönelik destekleyici tedavi sözkonusudur. Ancak 9.-15. aylarda yapılan aşı ile %99 koruyuculuk sağlanır. Aşılanmamış veya yapılan tek doz aşıya yanıt vermemiş çocuklar kızamığa karşı duyarlı kalmakta ve Türkiye'de kızamık virüsünün yaygın olarak dolaşmasına neden olmaktadır. Okul çağı çocukları arasında da kızamığa duyarlılık yüksektir ve okul salgınları kızamık salgınları arasında önemli bir yer almaktadır. Çocukların, geçmişte kızamık geçirdiği düşünülse bile “Okul Aşı Günleri” sırasında tekrar aşılanması gerekmektedir

Yorum (yok) Yorum yaz!

Boğmaca

Boğmaca, her yaşta duyarlı bireyleri etkileyen, hızlı seyirli, bulaşıcı solunum yolları enfeksiyonudur. Özellikle çocuklarda ağır seyreder. Hastalık etkeni Bordetella pertussis olarak adlandırılmıştır. Boğmaca belirli bir coğrafi dağılım göstermez ve mevsimsel olarak daha çok sonbahar aylarında görülmekle beraber yıl her mevsiminde görülebilir, ancak asıl ortaya çıkmasına neden aşılama oranının düşüklüğüdür. Bu nedenle aşı oranının düşük olduğu bölgelerde daha sık ortaya çıkar. Boğmaca erişkinlerde tanısı zor konulan bir hastalıktır ve genellikle daha ılımlı bir klinik tablo gösterdiğinden basit üst solunum yolu enfeksiyonları ile karıştırılarak tanısı konulamayabilir. Boğmaca hastalığında aşılama büyük önem göstermekte, aşının uygulamaya başlanılmasından sonra hastalığın ortaya çıkış sıklığında ve neden olduğu ölüm olaylarında belirgin bir gerileme olduğu saptanmıştır. Bununla beraber hastalığın sayısında son yirmi yılda artış eğilimi olduğu gözlenmektedir. Bazı bilim adamlarına göre aşılamanın sağladığı koruyuculuğun yıllar içinde azaldığı, yaygın aşılama faaliyetinin doğal yoldan oluşan bağışıklamayı engellediği ve böylelikle yaygın aşılamanın olduğu bölgelerde erişkin insanların bu hastalığa karşı daha duyarlı hale geldiği savunulmakta. Hastalığın görülme sıklığında cinsiyet ayrımı olmamasına rağmen, çocukluk döneminde erkek ve kadınlarda hastalığın görülme sıklığı aynı iken bu durum erişkinlerde kadınlar aleyhine gelişmektedir. Bunun nedeni de kadınların çocuklarla daha çok ilgilenmesinden dolayı etken ajan ile daha çok karşılaşmasıdır. Hastalığın sosyoekonomik düzeyi düşük toplumlarda, toplu yaşam alanlarında, kalabalık gruplar halinde yaşayanlarda, uygun olmayan hijyenik koşullarda, yetersiz ve kötü beslenme durumunda ölüme daha çok sebep olduğu bilinmektedir. Ülkemizde boğmaca salgın bir hastalık olduğundan ve ölümlere sebep olması nedeniyle bildirilmesi zorun bir hastalıktır.

Boğmacanın kontrol altına alınabilmesi için 6 yaşın altındaki bütün çocuklara boğmaca aşısının uygulanması çok önemlidir. Sağlık Bakanlığı çocukluk dönemi aşı takvimine göre; herhangi bir engel olmadığı sürece, okula başlayana kadar toplam dört kez boğmaca aşısı yapılması gerekmektedir. İlk iki aylıkken verilir ve ardından birer ay ara ile iki kez daha uygulanır. Dördüncü kez ise 16. ile 24. aylar arasında yapılır. Aşının bazı yan etkileri görülebilir. Aşı yerinde lokal reaksiyonlar (kızarıklık, şişme, ağrı), 38oC’yi geçen ateş, sistemik belirtiler (baygınlık, bulantı, kusma), 3 saatten fazla süren çığlık tarzında durdurulamayan ağlama, konvülsiyon (nöbet geçirme), Anaflaksi (şok), ensefalopati v.b. yan etkiler gelişebilir.

Hastalık yapıcı etkenin bulaşma yolu solunum yollarıdır. İnfekte bireyin solunum sistemi salgıları damlacık yolu ile yayılarak diğer insanları infekte eder. Aynı evde yaşayan insanların bağışıklaması yok ise %90 oranında bu hastalığı alırlar. Genellikle ev içinde hastalığa kaynak olan kişi erişkinlerdir. Küçük çocuklar hastalığı sessiz bir şekilde hastalığa yakalanmış olan büyük kardeşleri ve yetişkinlerden alır. Bulaşıcılığın en çok olduğu dönem öksürüğün başlamadan önceki dönemdir, ancak öksürük başladıktan üç hafta sonrasına kadar bulaşıcılık devam eder. Hastalık etken olan ajanın alınımından yaklaşık 4-21 gün sonra ortaya çıkar. Öncelikle hastalığın ilk döneminde burun akıntısı, gözde yaşarma, halsizlik ve fazla yükselmeyen ateş gibi hafif üst solunum yolu enfeksiyonuna benzer belirtiler ortay çıkar. Bu dönemde hastalığın tanısının konulması güçtür. Ancak etrafta boğmaca hastalığına yakalandığı bilinen bireylerin varlığı mevcut ise tanı konulabilir. Bu dönemin ardından kuru öksürük başlar ve çok geçmeden boğmaca için karakteristik şiddetli öksürük nöbetleri ortaya çıkar. Bu dönemde bir dizi soluk verirken patlama tarzı öksürüğü, tipik bir nefes alma sesi (whooping) ortaya çıkar. Öksürüğün şiddeti ile hastada morarmalar ve kusma görülür. Bu dönemde ortay çıkan öksürük nöbetleri sayısı günde otuzu bulabilir, çoğu kez kendiliğinden ve gece ortaya çıkarken bazen gürültü ve soğuk hava gibi faktörlerde nöbetin ortaya çıkmasına neden olabilir. Bu aşamaya kadar hastada ateş ya çok hafiftir yada görülmez. Altı aylık çocuklarda bu dönem farklı seyredebilir, öksürük nöbetlerinden daha çok ani kısa süreli soluk alamama görülebilir. Klasik boğmacanın süresi 6-10 hafta olmakla birlikte, hastaların yarıdan çoğunda hastalık 6 haftadan az, hastaların dörtte birinde ise 3 hafta ve daha kısa sürer. Öksürüğün şiddetinin ve sıklığının azalması ile hasta iyileşme dönemine girer. Bu dönemde, uzun bir aradan sonra yeniden öksürük atakları olabilirse de hastalığın alevlendiği anlamına gelmez, çoğu kez soğuk gibi bir etken ile ortaya çıkmıştır ve bakteri saptanamaz.

 

 

Tedavi
Altı aylıktan küçük bebeklerin ve kliniği ağırlaşabileceği düşünülen hastaların öksürük nöbetleri, ani soluk alamama, morarma, beslenme güçlükleri ve diğer komplikasyonlar açısından destekleyici tedavi uygulanabilmesi için genellikle hastaneye yatırılmaları gerekir. Hastalarda antibiyotik kullanımı zorunludur. Tercih edilmesi gereken antibiyotik eriythromisindir. Hastalığın bulaşıcı olması ve özellikle 6 ay altındaki çocuklarda ölüme sebebiyet vermesi nedeniyle uzman bir hekim tarafından takip edilmesi ve çocukların aşılarının zamanında yapılması çok önmelidir.

Yorum (yok) Yorum yaz!

altını ıslatmak

Tıp dilinde Enuresis denir. Altına ve yatağına işeyen çocuklar;genellikle anne ve babasından yeteri kadar sevgi ve ilgi görmeyençocuklardır. Hastalık, belli bir nedenden kaynaklanmıyorsa; yapılacakiş, çocuğa ihtiyacı olan sevgiyi vermektir; ancak altını ıslatmak,herhangi bir böbrek rahatsızlığı veya şeker hastalığından dakaynaklanabilir. Bu nedenle doktora gitmek gerekir.

Aslında her çocuk 2 yaşından sonra fizyolojik olarak gelişimi el verdiği için tuvalet alışkanlığını kazanmaya başlar. 3-4 yaş civarında ise gece kuru kalmayı başarır. Bazı çocuklar bunu başarırken bazıları başaramıyor. Özellikle erkek çocuklarda görülen alt ıslatmanın en önemli sebebi ise kalıtsal olmasıdır. İstatistikler de bunu kanıtlamaktadır; Eğer ailede bir kişinin geçmişinde bu sorun var ise çocukta görülme ihtimali %25, her iki ebeveynde de var ise %65 artıyor. Altını ıslatan 16 yaşındaki erkek çocuklar arasında yapılan araştırmalar, bu çocukların %1 inin baba ya da amcasının aynı yaşlarda alt ıslatma problemi olduğunu gösteriyor. Ancak, genetik sebeplerden kaynaklanan alt ıslatmanın genellikle ergenlik döneminde ortadan kalktığı görülüyor.
Altını ıslatan çocukları olan aileler hemen bunun sebebini duygusal problemlere bağlıyor. Oysa ki, araştırmacılar duygusal problemleri, sebep listesinin en sonuna ekliyor ve bu çocukların büyük çoğunluğunun duygusal problemlerinin olmadığı söylüyorlar. Aksine, 4 yaşından sonra devam eden gece ıslatmaları böbrek veya idrar yolu problemlerinin bir habercisi olabilir. Örneğin, çocuğun idrar kontrolünün normalden yavaş olması gibi. Bir diğer sebep ise çocuğun çok derin uykuya sahip olması ve tuvaletinin geldiğini fark edememesi.
Tıptaki adı Enurezis Nocturna olan ve uykuda tamamen istem dışı gelişen gece işemesi teşhisi, çocuklarda 5 yaşından önce konulamıyor. Yapılan araştırmalara göre 5 yaşındaki erkek çocuklarda gece işemelerinin sıklığı yüzde 7; kızlarda aynı yaşta yüzde 3 olarak saptanırken, bu oranlar 10 yaşındaki erkeklerde yüzde 3'e, kızlarda yüzde 2'ye düşüyor. Gece işemesinin 5 yaş sonrasında tedavisiz kendiliğinden iyileşme oranı ise yüzde 5-10 arasında değişiyor.
rahatsızlığın teşhisi için; en az 3 ay süre ile haftada en az 2 kez idrar kaçırmanın olması ya da toplumsal, mesleki işlevsellikte, okul başarısında düşmeye ve sorunlara yol açmasının önem taşıdığını söyledi. İdrar kaçırma durumunun başka bir ilacın yan etkisine bağlı olmaması gerekiyor.Öncelikle kişide idrar kaçırmaya sebep olabilecek şeker hastalığı, ürolojik ya da nörolojik hastalıklar gibi bir hastalığın bulunmadığı tespit edilmelidir

Yoğun psikososyal sorunlar içinde olan ve olumsuz çevresel koşullarda yaşayan çocuklarda, gece altını ıslatma sıklıkla görülüyor. Anne veya babanın boşanma ya da ölüm sonucu kaybı, bunun nedenlerinden biridir. Daha önce idrar kontrolünün sağlandığı çocuklarda, sonradan 5-8 yaşları arasında idrar kaçırma bu nedenle tekrar başlayabilmektedir. Davranışsal bozukluklar gösteren çocuklarda, mesane kapasitesinin daha sınırlı olduğu ve bu durumun daha sık gözlendiği saptanmıştır. Ayrıca, anne, baba ve diğer akrabaların geçmiş yaşantılarında bu sorun var ise, çocuklarda da bunun riski 5-7 kat artmaktadır. Bu çocukların tedavisi için pek çok incelemenin yapılması gereklidir. Öncelikle idrar yollarında mikrobik bir durum varlığı, basit bir idrar tahlili ile araştırılabilir. Bu duruma, idrar yollarının özelliği nedeniyle daha çok kız çocuklarında rastlanmaktadır. Daha nadiren rastlansa da idrar yollarındaki yapısal kusurların varlığı, radyolojik incelemeler ile belirlenebilir. Nörolojik muayene ve şeker hastalığı varlığı açısından, kan şeker düzeyi araştırılmalıdır.

Gece işemesi sorunu bulunan çocuklarda, zaman zaman ilaç tedavisi uygulanabilir. Ayrıca, bu sorunun bulunduğu çocuklara psikoterapi uygulanabilir. Psikoterapi, özellikle davranışsal sorunlar yaşayanlarda etkili olmaktadır. Bu, özellikle sonradan başlayan idrar kaçırmalarında gereklidir. Ayrıca, ıslanmaya duyarlı nesnelerle döşenmiş olan özel donanımlı bir yatak da gece işemesinin önüne geçebilecek yöntemlerden biridir

 


 


Yorum (yok) Yorum yaz!

Yenidoğan Bebekte Sarılık

Sarılık nedir ?
Sarılık yenidoğan bebeğin cildinin ve göz aklarının sarıya boyanmasıdır. Eritrosit dediğimiz kırmızı kan hücrelerinin yıkımı sonucu ortaya çıkan, bilirubin denen sarı renkli bir madde kanda aşırı birikirse sarılığa neden olur.
 

Yenidoğan bebeklerde neden görülür ?
Normalde kanda biriken bilirubin karaciğer tarafından tutulur ve safra ile barsaklara salgılanır. Daha sonra dışkı ile atılır. Karaciğerin bilirubini yıkım hızından daha fazla bilirubin oluşacak olursa, sarılık ortaya çıkar. Bu durumun birkaç nedeni vardır.
 

    Yenidoğan bebeğin karaciğeri henüz gelişmesini tamamlamamıştır. Bu yüzden vücutta biriken bilirubini yeteri kadar uzaklaştıramaz,
    Yenidoğan bebeklerde karaciğerin yıkabileceğinden daha fazla bilirubin oluşur,
     Bebeğin barsaklarına salgılanan bilirubinin büyük bir kısmı dışkı ile dışarı atılamadan tekrar geri emilir.


Bilirubin nedir ?
Kana rengini veren kırmızı kan hücreleri, hemoglobin denen bir madde içerirler. Yaşam süreleri kısa olan bu hücrelerin, ölmesi sonucu ortaya çıkan hemoglobin sarı renkli bilirubine dönüşür. Normal yenidoğanlar ihtiyacından fazla kırmızı kan hücrelerine sahip olduklarından ve karaciğerleri henüz yeteri kadar olgunlaşmadığından oluşan bilirubini hemen kandan uzaklaştıramazlar. Daha büyük bebekler, çocuklar ve erişkinler bilirubini çabucak kandan uzaklaştırırlar.
 

Bebeğimin sarardığını nasıl anlayacağım ?
Anne ve babalar bebeklerinin cildinde ve göz aklarındaki renk değişikliğine dikkat etmelidirler. En iyisi bebeğin doğal ışıkta değerlendirilmesidir. Sarılık önce yüzde ardından, gövdede fark edilir.  Sarılık ilerledikçe ayaklara doğru yayılır. Parmağınızla bebeğin burun ucuna veya alnına nazikçe basıp çektiğinizde normalde cilt beyaz görünür. Şayet sarı renk görülüyorsa bebeğinizin doktorunu arayarak  sarılığını kontrol etmesini isteyin.
 

 

 

Sarılığın tipleri
Fizyolojik sarılık (normal sarılık, kundak sarılığı)
Sağlıklı, zamanında doğan yenidoğanların %50’ den daha fazlasında sarılık görülür. Yenidoğan bebeklerin karaciğerlerinin henüz yeteri kadar olgunlaşmamasına bağlıdır. Genellikle 2 ile 4. günde görülür. Bir iki hafta içinde kaybolur.

Prematüre bebeklerin (zamanından önce doğan bebekler) organları gelişimlerini tamamlamamıştır. Karaciğerleri oluşan bilirubini çabucak temizleyemez. Ayrıca bebek hasta ve beslenmemişse barsaklarındaki bilirubini dışkı ile atmaları gecikir. Bu bebeklerin bilirubinleri daha fazla yükselir ve zamanında doğan bebeklere göre daha uzun sürer.

Anne sütü sarılığı
Anne sütünde bulunan bazı maddeler sarılığa neden olabilmekte, bilirubin değerleri 20 mg’ın üzerine çıkabilmektedir. Anne sütüne bağlı sarılık 4-7. günlerde başlar. Bir haftadan fazla sürecek olursa doktora danışarak bir iki gün anne sütüne ara vermek gerekebilir. Bu arada bebek mama ile beslenebilir. Anne sütü verilmediği sürede annenin göğüslerinin pompa ile boşaltılarak sütün azalması veya kesilmesi önlenmelidir.

Kan grubu uyuşmazlığı
Eğer bebek anne kan grubundan farklı kan grubuna sahipse, anne bebeğin eritrositlerini tahrip edici antikor üretebilir. Kan grubu uygunsuzluğuna bağlı sarılık genellikle hayatın ilk günü başlar. Anne ile bebek arasındaki Rh uygunsuzluğu ağır sarılığa neden olur. Ancak anneye doğumdan sonraki ilk 72 saat içinde RhoGam denen ilacın enjeksiyonu ile annede antikor oluşması önlenebilir. Böylece daha sonraki bebek korunmuş olur. Rh uygunsuzluğu genellikle  ilk bebeklerde görülmez. Ancak Rh (-) kan grubuna sahip annelerin ilk gebelikleri dahi olsa Doğum Uzmanı tarafından yakından izlenmesi uygun olur.
 

Bulgular ve tanı
Bebeğin topuğundan alınan az miktarda kan ile bebeğin sarılığına bakılabilir. Sağlıklı zamanında doğan bebeklerde hayatın ilk haftasında bilirubin 12 mg’ın altındadır. 17 mg’ın üzerindeki değerler daha fazla tetkik ve tedavi gerektirir.
 

Sarılık bebeğime zarar verebilir mi ?
Kandaki bilirubin çok yükselecek olursa bebeğe zarar verebilir, beyinde hasar yapabilir. Kandaki yüksek bilirubin değerlerinin bebeğe zarar verebilmesi için bebeğin doğumdan sonraki yaşı gün olarak ve başka sağlık sorununun olup olmadığı da önemlidir.
 

Sarılık nasıl tedavi edilir ?
Hafif sarılıklarda tedavi gerekli değildir. Eğer sarılık yükselmeye devam eder, bebek kendisi bilirubini temizleyemez ise  fototerapi denen özel ışınlar veya diğer tedavi yöntemleri ile tedavi gerekebilir. Fototerapide mavi ve beyaz ışık yayan floresan lambaları kullanılır.

Böylece bebeğin vücudunda biriken bilirubin kolayca atılacak şekle dönüşür. Bebeğe çıplak olarak  fototerapi uygulanır. Bebeğin gözünü ışınlardan korumak için göz bağı kullanılır. Bu işlemlerin uygulanabilmesi için bebeğin birkaç gün hastanede kalması gerekir.

Bebeğinize fototerapi uygulanması gerektiğinde, doktorunuzla tedavinin ne kadar süreceğini ve nerede uygulanacağını konuşmak uygun olur. Bazı pediatristler ışın tedavisini portatif fototerapi aygıtı ile evde uygulamak isteyebilirler.

Sarılıklı bebeğe uygulanan diğer tedavi yaklaşımları;  bebeğin anne sütüyle veya anne sütü yetersiz ise mama ile sık sık beslenmesidir. Böylece mekonyum dediğiniz bilirubinden zengin dışkı bir an önce atılır.

Çok yüksek bilirubin değerlerinde uygulanan diğer bir tedavi yaklaşımı kan değişimidir. Bu uygulamada bebeğin kanı uygun taze kan ile değiştirilerek bilirubin vücuttan uzaklaştırılır.

Doktorumu ne zaman arayacağım ?

     Sarılık bebeğin hayatının ilk 24 saati içinde ortaya çıkmışsa,
     Bebeğin 37.8oC’den yüksek ateşi varsa,
    Bebek hasta görünüyorsa (emmesi, ağlaması zayıf, hareketleri az),
    Bebeğin sarılığı 7 günden sonra koyulaşıyorsa,
    Bebeğin sarılığı iki haftadan fazla uzamışsa,
    Bebek yeteri kadar kilo almıyorsa,


Bebeğimin sarılığı ne kadar süre devam edecek ?
Sarılığın süresi bebekten bebeğe değişir. Sarılık fark edildikten sonraki birkaç gün içinde yükselir daha sonra yavaş yavaş düşer. Anne sütü alan bebeklerde mama ile beslenen bebeklere göre sarılık biraz daha uzun süre gözlenebilir. Bu durumda bilirubin seviyeleri düşüktür ve bebeğe zarar vermez.
 

Bebeğinizde sarılık şüphesi veya sarılık varsa doktorunuza sormanız gereken sorular ?

     Bebeğimin sarılığı var mı ?
    Bebeğimin bilirubin seviyesi ne kadar ?
    Nedeni hakkında ne düşünüyorsunuz ?
     Anne sütüne ara vermeli miyim ?
    Işın tedavisine ihtiyacı var mı ?
    Evde ne yapabiliriz ?

Yorum (yok) Yorum yaz!