Aşırı terlemeye son

Avuç içi ve koltukaltı ter bezlerine terleme uyarısını götüren sempatik sinir dallarının, göğüs kafesi içine girilerek kesilmesiyle yapılan ETS ameliyatı, hem terlemeyi kalıcı olarak engelliyor hem de ameliyat süreci çok kısa olduğu için hastanede sadece 1 gün kalınıyor.

El ve ayak terlemesinin nedenleri nelerdir?

Vücudumuzun sürekli aynı ısıyı koruyabilmesi için ter bezlerine önemli görev düşmektedir. Terleme, derinin ıslak hale gelmesi sonucunda hem fazla suyun atılması hem yükselmiş vücut ısısının düşürülmesi için ortaya konmuş bir reflekstir. Sinir sistemimizin başlattığı, ter bezlerinin meydana getirdiği, bizim kontrol edemediğimiz faydalı bir aktivitedir. Fakat terleme her noktaya aynı oranda dağılmadığı ve bölgesel olarak farklılık gösterdiği zaman, örneğin avuç içleri, koltukaltı ve ayaklar gibi, sosyal yaşamda uyum sorunlarına yol açmaktadır. Yoksa terleme zarar verici bir durum değildir.

El ve ayak terlemesi ne sıklıkta ve hangi yaş aralığında görülmektedir?

Toplumda görülme sıklığı, Güneydoğu Asya ülkelerinde daha fazla olmakla birlikte %1-2 civarındadır. Okul çağı itibarıyle başlamakta, çoğu zaman dönemsel bir farklılık olduğu zannedilmekte, fakat takiplerde hiç azalmadığı görülmektedir.

El ve ayak terlemesi olan hastalar ne yapmalıdır?

Öncelikle bir Endokrinoloji uzmanına muayene olmalı ve sistemik hastalıklar açısından araştırılmalıdır. Biliyoruz ki obezite, diyabet ve tiroid bezi hastalıklarının seyrinde aşırı terleme sıklıkla görülmektedir.

Tedavisinde hangi yöntemlere başvurulabilir?

Yapılan muayene ve tetkikler sonucunda altta yatan başka bir hastalık yoksa, Dermatoloji ve Göğüs Cerrahisi uzmanları ile görüşülmelidir. En basit olarak geçici ama kolay olan pudralı krem ve deodorantlardan başlanarak, en zahmetli fakat kesin olan ETS ameliyatına kadar birçok alternatifin olduğunu hastamıza anlatmamız gerekir. Hiç bir method “bu en iyisidir” denerek diğerleri bir köşeye atılmamalıdır. Örneğin İyontoforezi bilmeyen hastamıza direkt ameliyat olman gerekir denmemelidir.

Terlemeyi önlemek için yapılacak bir ameliyat var mıdır?

Kısaca “ETS - Endoskopik Torasik Sempatektomi” olarak tanımladığımız bir ameliyat uzun yıllardır başarıyla uygulanmaktadır. Avuç içi ve koltukaltı ter bezlerine “terleme” uyarısını götüren sempatik sinir dalları, göğüs kafesi içine kapalı (endoskopik) yöntemle girilerek devre dışı bırakılarak yapılır. Günümüzde klipli, klipsiz gibi alt tiplere bile ayrılacak kadar farklı metotlar geliştirilmiştir. Her alt tip genel anestezi altında, cerrahın tercihine göre tek taraflı iki ayrı seans veya çift taraflı aynı seansta uygulanmaktadır. Hedeflenen bölgedeki terlemeyi kalıcı ve tam olarak ortadan kaldırır. Sempatik sinirlerin devre dışı bırakılması felç gibi hareket bozukluklarına yol açmaz. Ayrıca bu aşırı terleyen bölgelerdeki ter bezlerinin vücuttan çıkarılması veya bölgesel Botox uygulaması gibi Dermatoloji/Plastik Cerrahi uzmanlarınca uygulanan yöntemlerde mevcuttur.

Cerrahi müdahaleden sonra yapılması gerekenler nelerdir?

ETS operasyonu sonrasında bir gece hastanede yatmak doğru olan yaklaşımdır. Ertesi gün ağrı, ateş ve solunum zorluğu gibi istenmeyen durumlar yoksa hastamız taburcu olmaktadır.

Bu ameliyatın yan etkileri veya istenmeyen sonuçları var mıdır?

Ameliyat sırasında açık cerrahi müdaheleye geçme olasılığı az da olsa vardır. Terleme şikayeti daha ameliyat sırasında ortadan kalkar fakat orta-uzun vadede sırt, göbek çevresi ve ayaklarda terleme artabilmektedir. Beşyüz hasta ve fazlasını kapsayan araştırma makaleleri incelendiğinde bu olasılığında %3-4 civarında olduğu, fakat hasta memnuniyeti açısından operasyon sonrasında yeniden doğdum diyecek kadar mutlu olanların oranıda %90 ları bulmaktadır. Göğüs cerrahisi uzmanlarından daha ayrıntılı bilgi alabilirsiniz.

Yorum (yok) Yorum yaz!

Kavun kansere meydan okuyor!

Yaz aylarının vazgeçilmez meyvelerinden kavun, yüksek miktarda A vitamini içeriyor. Ayrıca kandaki pıhtılaşmayı ve dolayısıyla da damardaki tıkanmayı engelleyen çok önemli etkileri bulunuyor. Kavun protein bakımından fakir; şeker, vitamin ve mineraller bakımından ise zengin bir meyve. Kanseri önleyebilen maddeler yönünden çok faydalı ve birçok kanser türüne karşı bedeni savunuyor. Ancak içerdiği şeker miktarı nedeniyle, şeker hastaları tarafından dikkatli tüketilmesi gerekiyor.

Yorum (yok) Yorum yaz!

Yaz meyveleri binbir derde deva

Vücudun başlıca düşmanı olan kolesterolün hiçbir meyvede olmadığını belirten uzmanlar, yaz meyveleriyle diyet ve tedaviyi tavsiye ediyor. Mükemmel bir lif kaynağı olan meyvelerin aç karnına tüketilmesi durumunda sindirimi kolaylaştırdığını belirten uzmanlar, 20 tane kirazda ise, 15-25 miligram arasında antosiyonin maddesi bulunduğunu, bunun ise aspirinden 10 kat fazla ağrı kesici etkisi olduğunu söylüyor.

Beyindeki sinir hücrelerinin gelişmesinde faydalı olan meyvelerin hafızayı canlı tuttuğu bildirildi. Vitamin ve mineral zengini olan meyveler, az kalorileri ile kilo almaya engellediği, aç karnına tüketilmesi durumunda ise sindirimi kolaylaştırıldığı tespit edildi.

Uzmanlar tarafından hangi meyvenin hangi rahatsızlara iyi geldiği ise şöyle sıralandı.

KİRAZ : Güçlü bir ağrı kesicidir. 20 tane kirazda 12-25 miligram arası antosiyanin maddesi ağrı kesici aspirinden on kat daha fazla. Kolesterolü ve kan şekerini düşürür. Kirazlarda bulunan flavanoidler vücuttaki zehri temizler, antioksidan etki yapar. Kabızlık gidericidir. Nikotinin vücuttan atılmasına yardımcı olur. Böbreklerin taş ve kum yapmasını önler ve varsa zamanla döker. Safra kesesi taşının dökülmesine de yardımcı olur. Yüzde oluşan sivilcelerin giderilmesini sağlamaktadır. 100 gram kirazda 70
kalori bulunmaktadır.

ÜZÜM : Böbreklerin çalışmasını uyarıp kalp atışını düzenler. Karaciğeri temizler. Siyah üzüm, kabukları ve çekirdekleriyle yenirse hücre yenileyicidir. Sindirimi kolaylaştırır. Kansızlığı giderir. Bebeklerin gelişimi için çok faydalıdır. 100 gram üzüm 65 kalori.

ŞEFTALİ : Kalp rahatsızlıklarına ve kansere karşı korur. Sindirim sistemini çalıştırır, hazmı kolaylaştırır. Böbreklerin ve safra kesesinin düzenli çalışmasını sağlar. İdrar sökücüdür.1 adet orta şeftali 42 kaloridir.

KAYISI : Kan yapıcıdır, kansızlığa iyi gelir. Güzel bir cilt ve saç için olumlu etkileri vardır. Özellikle akciğer kanserinin önlenmesinde yardım eder. Kalp hastalıklarının ve kataraktın önlenmesinde yardımcıdır. Kemik erimesinin önlenmesine faydalıdır. Sinirleri gevşetip rahat uyumaya sebep olur. Sabahları aç karnına yenilen kuru kayısı sindirimin yanı sıra cilde de canlılık veriri. 1 adet kayısı 15 kalori.

İNCİR: Bağırsakları çalıştırır. Enerji verir. Cinsel gücü artırır. Yüksek kan basıncını düşürür. Kemik yoğunluğunu arttırır. 1 adet orta incir 37 kalori

ELMA : Kanı ve böbrekleri temizler. Cilde parlaklık ve güzellik verir. Soğuk algınlığı ve öksürüğe iyi gelir. Kolesterolü düşürür. Sindirim rahatsızlıklarının kontrol edilmesine yardım eder. Baş ağrısına iyi gelir. Yüksek tansiyonu düşürür. Kan şekerini kontrol altında tutar. Romatizma ve gut (eklem) hastalığına iyi gelir. Uykusuzluğa iyi gelir. Bağırsaklardaki parazitlerin dökülmesini sağlar. 1 adet küçük elma=63 kalori.

MUZ: Kalbe ve kas sistemine yararlıdır. Yorgunluğa ve ishale birebirdir. Yüksek tansiyonu önleyici özelliğe sahiptir. Uykuyu düzene sokar. Ülseri önler ve ülser yaralarının tedavisine yardımcı olur. Kolesterolü düşürücüdür. Migren ağrısına faydalıdır. Böbrek ve eklemlerdeki iltihaplanmalarda tedavi edici özelliğe sahiptir. 1 adet muz 105 kalori.

KİVİ : C vitamini deposudur. Bir adet kivide günlük alınması gereken C vitamini ihtiyacından fazlası vardır. Kivinin bitkisel besinleri DNA'yı korur. Antioksidan özelliği vardır. Kan şekeri kontrolü için yararlıdır. Kolon kanserini engellenmesine yardımcı olmaktadır. Astıma karşı koruma sağlar. Kan inceltici özelliğiyle kan pıhtılaşması riskini önemli bir şekilde düşürmekte ve kanınızdaki yağ miktarını azaltmaktadır.1 adet kivi 46 kalori.

VİŞNE: Diyareyi (ishal) keser. Ateş düşürür. Susuzluğu giderir. Koyu renkli vişneler, açık renklilere oranla daha fazla mineral içerir. 100 gr. vişne 50 kalori

ÇİLEK : Strese iyi gelir, sakinleştirici etkisi vardır. Sigara dumanının etkisini azaltır. Gün boyunca sigara içilen bir odada, iki çilek yenilmesi önerilir. Çocuk felci ve ağız-deri yaralarına yol açan virüsleri öldürücü etkisi vardır. Kansere yakalanma riskini azaltır. Mide ve bağırsak zayıflıklarını giderir. Safra kesesi hastalıklarına iyi gelir. Yüksek ateşi düşürür. Dişlere ve diş etlerine iyi gelir, diş taşlarının oluşmasını engeller. Cilde canlılık kazandırır. 100 gr. çilek 30 kalori.

ARMUT: Kalp damar sağlığı, alçak kan basıncı ve fiziksel performansa iyi gelen vitaminleri barındırır. Yüksek tansiyonu olanlar ve böbreklerinde problem yaşayanlar için faydalıdır. Kansızlığa ve kabızlığa iyi gelir. 1 adet küçük armut 82 kalori.

KAVUN : Kanı temizler. Antioksidan özelliği vardır. Endişe ve uykusuzluğa iyi gelir. Bağırsak ve cilt kanserine karşı Amerikan Kanser Topluluğu'nca tavsiye edilmiştir. 100 gr. kavun 26 kalori.

KARPUZ : Böbreği temizler. Astım, damar tıkanıklığı, diyabet, kolon kanseri ve kireçlenme gibi hastalıklara iyi gelir. Tatlı, sulu karpuz doğada bulunan en önemli antioksidanlardandır. Bağışıklık sistemini güçlendirir. Karpuz çekirdeklerindeki Cucurbocitrin adlı madde kan basıncını düşürmeye ve düzenlenmeye yardımcı olur. Kabuğundaki çinko, iktidarsızlığa iyi gelir. 100 gram 19 kalori.

ANANAS : Bakteri ve parazitlerle savaşmaya yarar. Sindirimi kolaylaştırır. İltihaplanma riskini azaltmada ve yaraların hızla iyileşmesini sağlamada etkilidir. 1 kalın dilim ananas 43 kalori.

GREYFURT : Soğuk algınlığına iyi gelir. Sindirimi uyarır. Diş etlerinin kanamasını azaltır. Kılcal damarlardaki kan dolaşımını hızlandırır. Mide ve pankreas kanserlerine yakalanma riskini azaltır. Tansiyonu dengeler. İdrar sökücü özelliği vardır. Yağlı yemeklerin ardından içilen greyfurt suyu yediklerinizin ağırlığını giderir. 1 adet greyfurt 50 kalori.

PORTAKAL : Soğuk algınlığı ve gripten korunmaya yardım eder. İçerdiği C vitamini ve folik asit sayesinde öksürüğü azaltır. Kalp hastalığı ve felçten korur. Ezik ve çürüklerin daha çabuk iyileşmesini sağlar. Mide ve pankreas kanserini önleyici etkisi vardır. Tansiyonun dengelenmesine yardımcı olur. İçindeki potasyum cildin kuruyup kırışıklıkların oluşması önler. Bağırsak gazlarını söker, bağırsak parazitlerinin dökülmesini sağlar. Karaciğerin düzenli çalışmasını sağlar. Safra salgısını arttırır. 1 adet
portakal 60 kalori.

ERİK: Vücuda güç ve enerji verir. Beden ve zihin yorgunluğunu giderir. Sinirleri sakinleştirir. Kansızlığa iyi gelir. Erik sindirim sistemine de faydalıdır. İştah açıcıdır. Hazmı kolaylaştırır. İdrar söktürücüdür ve kabızlığı giderir. Vücuttaki zararlı maddeleri dışarı atmaya yardımcı olarak böbrekleri dinlendirir. Romatizmaya iyi gelir. Östrojen seviyesini dengelediği için özellikle Menopoz dönemindeki kadınlar için faydalıdır.

DUT : Kalsiyum, demir, B1, B2 ve C vitamini yönünden zengindir. Beyaz dut ateş düşürücü ve idrar söktürücü etkiye sahiptir. Karaduttan elde edilen şurubun ise ağız ve boğaz hastalıklarında olumlu etkisi var. Beyaz dut yaprakları idrar söktürür, vücutta biriken suyu boşaltır. Aç karnına yenen beyaz dut, bağırsak solucanlarını döker. Dutun taze yaprakları ile derideki yaralara ve burundaki kanamalara tampon yapılırsa kanamalar durur. Ne şekilde tüketilirse tüketilsin iyi bir kan yapıcıdır. Sabah aç karnına yenir ve üzerine su içilirse bağırsakların çalışması temin edilir. Beyaz dutun 15-20 gram yaprağı 3 su bardağı ile kaynatılırsa iyi bir idrar söktürücü olduğu görülür. Bu terkip aynı zamanda ateş de düşürür. İştah artırır, enerji verir. Kara dut şurubu ya da kara dutun yaprak ve kabuklarının kaynatılması ile elde edilen sıvı ağız ve boğaz antisepsisinde, diş eti iltihaplarında kullanılır.

Yorum (yok) Yorum yaz!

Yazın kavurucu sıcağı hastalıkları tetikliyor

Hava sıcaklığı yine yükselmeye başladı. Aşırı sıcak ve yüksek nem miktarı bir araya geldiğinde birçok kişi için de risk oluşturuyor. Uzmanlar özellikle dört yaşından küçük çocuklar ile 65 yaşın üstündeki kişileri, güneşin etkili olduğu saatlerde dışarıya çıkmamaları konusunda uyarıyor Anadolu Sağlık Merkezi Dahiliye Uzmanı Dr. Sedef Altınışık, yaz sıcağından korunma korunma yollarını anlattı.

Aşırı sıcaklar hangi hastalıkları tetikler?
Hava sıcaklığının artması kalp damar sistemi üzerinde olumsuz etkilere yol açar.  Dolaşım sisteminde meydana gelen değişiklikler etkilenen bölgeye göre rahatsızlıklarla kendini gösterecektir. Bu nedenle inme, kalp krizi, kalp yetersizliği, varisler, ayak bileği ödemi (şişlik) aşırı sıcaklarda daha sık karşılaşılan sağlık problemleridir. Kalp hastaları ve felçli hastalarda sıcak havalar hastalıklarının artmasına neden olur.
Aterosklerozu (damar sertliği) olanlarda veya diyabet (şeker) hastalığı gibi damar hastalıklarına yol açan kronik hastalıkları olan kişilerde aşırı sıcaklar kalp ve beyin damarları üzerinde olumsuz etkiye yol açar.

Sıcak çarpması nedir?
Sıcak çarpması hızla tıbbi yardım alınması gereken acil bir durumdur. Normal şartlarda terleme ve terin vücut yüzeyinden buharlaşması vücudumuzu soğuk tutar. Ancak aşırı sıcak havalarda, hava sıcaklığı 35 dereceden 40’lara doğru artmaya başladığında bu mekanizma yeterli olamamaya başlar, vücut iç sıcaklığı da artar, baş ağrısı, sersemlik hissi, kaslarda kramplar görülebilir. Sıcak çarpması olarak tanımlanan bu durum belirtilerin sinsice başlaması ve tablonun hızla ilerlemesi nedeni ile tehlikelidir. Aşırı sıcaklara kusma ve ishal gibi su kaybını arttıran hastalıkların eşlik etmesi sıvı kaybını (dehidratasyon) ciddileştirir, sıcak çarpması bu durumda daha çabuk gelişir. Eşlik eden kalp, damar, böbrek hastalıkları veya diyabet bu tabloyu daha da çabuklaştıracak ve ağırlaştıracaktır.

Sıcak çarpmasının belirtileri nelerdir?
Sıcak çarpmasının üç ana belirtisi, çok yüksek ateş (41ºC'tan fazla), terleyememe ve komaya kadar giden sinir sistemi bozukluklarıdır. Kuvvetli ve hızlanmış nabız, ruhsal durum bozuklukları, uyumsuzluk ve baş ağrısı, sersemlik ve yürümede zorlanma, konfüzyon veya bilinç kaybı, zonklayıcı tarzda başağrısı, bulantı ve kusma görülebilir.  İleri evrelerde bilinç yitimi de olabilir. İlerlemiş sıcak çarpması çok tehlikelidir, tedavi edilse bile hastaların yüzde 20'si ölür. İyileşenlerin sinir sistemlerinde kalıcı hasarlar oluşabilir; denge ve hareket uyumlarının normale dönmesi ise aylar alır. Ama ilk belirtide tanı konur ve tedaviye bilinç kaybından önce başlanırsa, iyileşme şansı yüksektir.

Sıcak çarpmasından korunmak için nelere dikkat etmek gerekir?
Günde en az 8-10 bardak su içmek, alkol ve kafein tüketimini kısıtlamak, sıcak havada ağır iş yapmaktan mümkün olduğunca kaçınmak, anti histaminik içeren alerji ilaçları ve idrar söktürücü ilaçları sıcak çarpmasına yatkınlığı arttıracağı için mutlaka doktora sorarak kontrollü bir şekilde kullanmak önemlidir. Vücudun kendisini soğuk tutabilmesini kolaylaştırabilmek için keten gibi gevşek dokumalı, hafif kumaşlar ile üretilmiş bol ve açık renk giysiler tercih edilmeli, açık havada bulunanlar mutlaka şapka ve gözlük kullanmalı, güneşten korunabilmek için yüksek koruma faktörlü kremler mutlaka dışarıya çıkmadan 20-30 dakika önce sürülmelidir.

Kalp hastaları serin ortamlarda bulunmalı!

Hipertansiyon hastalarının nelere dikkat etmesi gerekir?
Aşırı sıcaklarda oluşabilecek sıvı kaybı kan basıncını da arttırabilen bir faktördür. Bu nedenle sıvı kaybına bağlı olarak yatkınlığı olan kişilerde hipertansiyon ortaya çıkabilir  veya mevcut yüksek tansiyon daha da yükselebilir. Aşırı sıcak havalarda hipertansiyon hastalarının gündüz tansiyonlarının düşük seyrettiği gözlemlenmiştir. Bu kişilerin özellikle 65 yaş ve üzerinde olanlarında sıcak havalarda gece tansiyonlarında artış olmaktadır. Bu nedenle sıcak havalarda tansiyon ilaçlarının kullanımına ara vermemek, kişinin tansiyonunu ideal aralık arasında tutmaya yarayan ilaç tedavisine aynı şekilde devam etmek gerekir.

Kalp hastaları nelere dikkat etmeli?
Aşırı sıcaklar kanı tüm vücutta dolaştıran bir pompa görevi gören kalp için bir yüktür. Özellikle sıvı kaybı kalbin görevini yaparken daha çok zorlanmasına neden olur. Kalp yetersizliği olanlarda yetersizliğin derecesi artabilir. Koroner (kalbi besleyen) damarların hastalığı veya hipertansiyon gibi kalbi zorlayan başka faktörler ile beraber yetersizlik gelişmemiş bir kalpte bile yetmezliğe gidişi çabuklaşır.  Kalp hastaları özellikle sıcak saatlerde soğutulmuş ortamlarda kalmayı tercih etmeli, doktor kontrollerini sıklaştırmalı, sıvı kaybını önleyebilmek için günde en az 8-10 bardak su içmeyi ihmal etmemelidirler.

Güneş çarpması durumunda şunları yapın:

• Hasta gölge bir yere götürülmeli.
• Hasta çok hızlı bir şekilde soğutulmalı.
• Vücut sıcaklığını takip edilmeli, sıcaklık 38 – 39 oC ‘a düşünceye kadar soğutmaya devam edilmeli.
• Alkollü içecekler kesinlikle verilmemeli.
• Bilinci ve davranışları normalse içecek bir şey verilmeli.
• Eğer bilinci yerinde değilse içecek bir şey verilmemeli, boğulmasına neden olabilirsiniz.
• Kusuyorsa yan yüzükoyun yatırılmalı. 
• Çok acele tıbbi yardım çağırılmalı.

Kalp hastaları şunlara dikkat!

• Günün sıcak saatlerini soğutulmuş iç mekanlarda geçirmeye çalışın
• Sıcak havalarda egzersiz yapmayın
• Sıcaklarda doktor kontrollerinizi daha sık yaptırın
• Doktorunuzun ilaçlarınızı sıcak havalara göre yeniden gözden geçirmesini isteyin
• Sıcak veya ağır yiyeceklerden kaçının,
• Günde en az 8-10 bardak su için.

Yorum (yok) Yorum yaz!

Böbrek Taşları

Henüz tamamen anlaşılamamış bazı sebeplerle normal idrarın içeriğinde bulunan özellikle ürik asit ve kalsiyum gibi maddeler kristalleşerek böbrek içinde taş olarak adlandırılan yapıları oluştururlar. Tıbbi adı Nefrolitiazis dir. Oluşan bu taşlar golf topu kadar büyük olabileceği gibi kum tanesi kadar küçükte olabilirler. Düzgün yuvarlak, sivri, asimetrik vs. çeşitli şekillerde olabilirler. Çoğu taş sarı-kahverengi renklerdedir. Ancak kimyasal bileşimine göre bronz rengi, altuni veya siyah renkli taşlar da olabilir.

Bazı taşlar hiç belirti vermeden böbrekte kalabilirler. Bazıları ise ureterler, mesane ve uretra boyunca yer değiştirirler ve idrarla dışarı atılabilirler. Küçük olan taşlar herhangi bir belirti vermeden veya çok az bir rahatsızlıkla dışarı atılabilirken daha büyük olan taşlar çok şiddetli ağrılara sebep olabilirler.Bazende idrar geçişini önleyebilen tehlikeli tıkanıklıklar oluşturabilirler.

Görülme Sıklığı:

Oldukça sık görülen bir hastalıktır. Erkeklerin % 10-15 i, kadınların ise ortalama % 5 inde görülür.İlk olarak genellikle 20-30 yaşlarında ortaya çıkar. Özellikle erkeklerde bir kez taş oluşmuş erkeklerin 2/3 ünde ortalama 9 yıl içinde taş tekrarlamaktadır.

Sebepleri:

Böbrek taşını oluşturan sebepler kesin olarak bilinmemektedir. Bazı araştırmacılar içilen suyun çok fazla sert ( kalsiyum sulfat içeriği fazla ) veya çok fazla yumuşak ( sodyum karbonat içeriği fazla ) olmasının etki edebileceğini söylemektedirler. Aşırı alkol tüketimi, gut hastalığı da aşırı taş oluşumuna sebep olabilir.Bazı araştırmacılar ise aşırı sıvı kaybına neden olan sıcak iklimlerde böbrek taşının daha sık rastlandığını, bir başka grup birtakım özel yiyeceklerin bövrek taşına neden olduğunu iddia etmektedir.

  • Supersaturasyon teorisi: ( aşırı doygunluğa bağlı kristalleşme teorisi.) En yaygın teoridir. Vücudun susuz kalmasına bağlı olarak idrar daki sıvı oranı ile çözünen katı maddeler arasında dengesizlik oluştuğuna inanılır. Bu çözünmüş artık maddeler ile aşırı yüklenen idrar bir noktada doygunluğa uğrar ve bu noktadan sonra artık maddeler yavaş yavaş birikerek kristalizasyona ve taş oluşumuna sebep olur. Bu nedenle taş oluşumunu engellemek için çok miktarda su içilmesi önerilir.
  • İnhibitörler: Normal idrar kristalleşmeyi engelleyen inhibitörleri içermektedir. Bir teoriye göre bazı kişilerde bu inhibitörler yeterli görevi yapamamakta , kristalleşmeyi ve dolayısıyla taş oluşumunu engelleyememektedir.

    Böbrek Taşlarının Tipleri:

    Böbrek taşları kimyasal içerik olarak farklılıklar gösterir.

  • Kalsiyum Taşları:

    Tüm böbrek taşlarının yaklaşık % 70-80 i ya kalsiyum oksalat, veya kalsiyum fosfat ya da her ikisinin bileşiminden oluşur. Kalsiyum diş ve kemik sağlığında önemli rol aynar ve normal diyette bulunur. Kalsiyumun fazlası idrar yolu ile ile vücuttan uzaklaştırılır. Kalsiyum taşları da hiperkalsiüri ( idrarda aşırı kalsiyum bulunması ) li kişilerde oluşmaktadır.

    Kalsiyum taşı oluşan hastaların % 40 ında sebebi bilinmeyen ailevi geçişli kalsiyum metabolizması bozukluğu vardır.Ender olarakta kalsiyum metabolizmasını harekete geçirenparotiroid hormonunu aşırı miktarlardaüreten paratiroid bezi tümörü sebep olmaktadır. Furasemid gibi diüretikler, kalsiyum bazlı antasitler ve steroidler de hiperkalsiüri ye neden olabilmektedir. Aynı zamanda bazı barsak hastalıkları, A ve D vitamininin çok yüksek miktarlarda alınması, et, tavuk, balık gibi yiyeceklerin aşırı alınması da sebep olabilmektedir.

    DiyetteB vitamininin çok az veyaC vitamininin çok fazla olması ile kalsiyum oksalat taşlarının oluşumu arasında bir ilişki kurulmaktadır.

  • Ürik Asit Taşları:

    Ürik asit vücutta protein yıkımı sonucu normal olarak oluşur ve idrarla atılır. Ancak bazı kişilerde özellikle erkeklerde ürik asit böbreklerde ve eklem yerlerinde birikebilir. Eklemlerde ürik asit birikmesi ailevi geçişli olan gut hastalığında görülür. Böbreklerde birikmesi ile de ürik asit taşları oluşur.

    Böbrek taşlarının % 5-23 ü ( özellikle çoğunlukla erkeklerde olmak üzere) ürik asit taşlarıdır. Ürik asit taşlarında genetik faktörlerin de rol oynadığı öne sürülmektedir. Yüksek proteinli ( özellikle et ürünleri fazla ) diyet alanlarda ürik asit taşı oluşma olasılığı artmaktadır.

  • Enfeksiyon taşları:

    Tüm taşların yaklaşık % 20 sini oluştururlar. İdrardaki ürenin bakteriler tarafından bozulması ile asidikleşen idrarda oluşan amonyak ve magnezyumun kristalleşmesi enfeksiyon taşlarına neden olmaktadır. Üriner sistem enfeksiyonu geçirmeye daha yatkın olan kadınlarda erkeklere oranla daha sık rastlanmaktadır.

  • Sistin Taşları:

    Sistin sinir kas ve bazı dokuların yapı taşlarından olan aminiasitlerden biridir. Ender görülen ailevi bir hastalık olan sistinüri de böbrekler de sistin taşları oluşur. Tüm taşların % 1-2 sini oluşturmaktadır.

    Ek bilgi

    Çok çeşitli sebeplere bağlı olarak idrar yollarında meydana gelen, muhtevaları farklı taşlar. Böbrek ve idrar yollarındaki taşlar, idrar yollarının tıkanmasına bağlı olarak gelişen, böbrek hastalıklarının en sık görülen sebebidir. En sık 20-40 yaşları arasında görülür.

    İdrar yolu taşları, genellikle vücuttaki hassas bir dengenin bozulması sonunda meydana gelir. Böbrekler, vücuttaki suyu korurken, çözünürlüğü az olan bir takım maddeleri de atmak zorundadır. Bu iki zıt durum arasında diyet, iklim ve aktiviteye uyumun sağlandığı bir denge kurulmalıdır. İdrarda, kalsiyum kristallerinden zerrecikler meydana gelmesini önleyen ve çözünen maddelerdeki kalsiyumu bağlayan maddeler mevcuttur. Atılma miktarının artması veya aşırı su tutulması sebebiyle idrar, çözünmeyen maddelere doyunca, kristal zerrecikler hasıl olur, büyür ve taş meydana getirmek üzere çökmeye başlar. Kalsiyum oksalat ve fosfat kendi aralarında birçok taş kompleksleri meydana getirebilir. Kalsiyum oksalat, fosfat, ürik asit ve sistinin idrarla fazla atılması veya fazla su kaybı, idrarın yoğunlaşıp, çözünmüş madde miktarının artmasına sebeb olabilir. İdrar iyonlara doyunca kümeleşmeler olur. Bu kümeler sabitleşince, çekirdek meydana gelir ve çekirdek bir taş meydana getirmek üzere büyür.

    Kalsiyum, ürik asit, sistin ve struvit (magnezyum, amonyum fosfat) taşları hemen hemen böbrek taşlarının hepsini meydana getirirler. Kalsiyum oksalat ve fosfat taşları bütün taşların % 75 ila 85'ini yaparlar.

    Kalsiyum taşları genellikle 30 yaş üstündeki erkeklerde görülür. Taş oluştuktan sonra yeni taşların oluşma süresi hızlanabilir. Her 2-3 senede bir tekrarlayabilir. Kalsiyum taşı hastalığı, büyük ölçüde irsidir. Uzun süre yatalak olan hastalarda, bazı kemik hastalıklarında, paratiroid bezi hastalıklarında, böbrek hastalıklarında, aşırı D vitamini alanlarda görülebilir. Kalsiyum oksalat taşları iltihap sonucunda da olabilir.

    Ürik asit taşları direkt (düz) filmde görülmez (diğer taşlar görülür). Ancak ilaçlı filmde (İ.V.P) görülebilir. Umumiyetle erkeklerde görülür. Ürik asit taşı gelişen hastaların bir kısmında gut hastalığı da mevcut olup, irsidir. Fazla et yiyenlerde, uzun süren yüksek ateşli hastalıklarda, kan kanserinde, kanser tedavisi esnasında görülebilir.

    "Sistin" taşları çok nadirdir, irsidir.

    "Struvit" taşları sık görülür ve tehlikelidir. Genellikle kadınlarda rastlanan bu taşlar, bakterilerin sebep olduğu idrar yolu iltihapları sonucunda meydana gelir. Bu taşlar büyük ebatlara erişip, böbrekten çıkan idrar yolundaki böbrek havuzunu doldurabilir.

    Taşların belirtileri: İdrar yolu yüzeyini kaplayan taşlar belirti vermeyebilirler. Herhangi bir sebeple çekilen karın filminde idrar yolu taşı tesbit edilebilir. Bazen de idrarda gözle görülebilen veya mikroskobik kanamalar olabilir. Umumiyetle taş parçalanıp yerinden oynar ve idrar yoluna girip tıkar, ağrıya sebep olur. Taş, üreterden (böbrek ve mesane arasındaki idrar yolu) belirti vermeden geçebilir, fakat çoğu zaman bu geçiş ağrı ve kanama yapar. Böğürde giderek artan bir ağrı başlar. 20-60 dakikada ağrı şiddetlenir, bu durumda ağrı kesiciler gerekir. Ağrı böğürde kalabildiği gibi alt kısımlara da yayılabilir. Ağrının aşağıya kayması, taşın üreterin alt ucuna hareket ettiğini gösterir. Üreterin mesaneye girdiği bölgede olan taş; sık idrara çıkma, ağrılı idrar yapma gibi belirtilere sebep olur ve idrar yolu iltihapları ile karışabilir. Hareket halindeki taş kanama yapar. Taş bulunan hastada, idrar yolu iltihabı sık görülür. Bu iki hastalık birbirinin ilerlemesini arttırır.

    İdrarla, üreterleri tıkayacak miktarda ürik asit veya sistin atılabilir. Kalsiyum oksalat kristalleri tıkanma yapmaz, kum şeklinde atılabilir. Kalsiyum fosfat kristalleri idrarı süt kıvamına sokabilir, tıkanma yapmaz.

    Taş hastalığında ayrıca; bulantı, kusma, bel ağrısı, karında şişkinlik ve ishal gibi belirtiler olabilir.

    Böbrek taşı olan hastaların tedavi ve değerlendirilmesi: Böbrek taşlarının oluşumlarının ve böyümelerinin önlenmesi için taşın cinsi ve sebebi araştırılmalıdır. Hastalığın mühim bir kısmında, taşa sebeb olan ve serum ve idrarın kimyasal analizi ile ortaya çıkarılabilen metabolik hastalıklar mevcuttur. Serum ve idrarda gerekli tahliller yapılır. Mümkünse böbrek taşının muhtevası incelenerek buna göre perhiz ve tedavi planlanır. Bozukluk ne olursa olsun her hasta susuz kalmaktan kaçınmalı ve günde 6-8 bardak su içmelidir.

    Böbrek ve idrar yollarında mevcut taşların tedavisi için tıbbi ve cerrahi yönden yaklaşmak gereklidir. Tedavi; taşın yerleştiği yere, yaptığı tıkanıklığın durumuna, böbreklerin çalışmasına, iltihabın olup olmamasına, ameliyat riskine, hastanın durumuna göre değişir. Genel olarak; şiddetli tıkanma, iltihap, dayanılmaz ağrı, çok şiddetli kanama varsa taşın cerrahi metodlarla veya mesaneden sistoskopla girerek alınması (basket metodu) yoluna gidilebilir.

    Son yirmi beş senedir, böbrek taşlarının tıbbi tedavisinde mühim gelişmeler olmuştur. Kalsiyum oksalat taşlarının tedavisinde hasta bol sıvı almalıdır. Sıvı; oksalat muhtevası yüksek çay, kahve veya meyve suları yerine tercihen su şeklinde alınmalıdır. Hastanın diyetindeki kalsiyum ve oksalat kısıtlanmalıdır. İdrarla oksalat itrahını arttıracağından, aşırı C-vitamini alınmamalıdır. Oksalat kumu çok sebze yiyenlerde meydana gelir. Oksalat bulunan sebzeler yenmemelidir. Kuzu kulağı, ıspanak, beyaz fasulye, semizotu, elma, armut, kiraz, vişne, çilek ve incir yasaktır. Biber, çikolata, kakao yasaktır. Kepeksiz beyaz ekmek yemelidir. Böbrek taşına karşı en iyi ilaç terementidir. Terementiden ceviz kadarını şekerle veye menekşe şerbeti ile içmek çok faydalıdır. Terementinin taş düşürdüğü, Fransızca tıb kitaplarında yazılıdır. Nieron adındaki mayi (sıvı) da, böbrek taşlarını parçalamakta, bunları ve kumları dökmektedir. Bu ilaç, günde üç defa yemeklerde otuzar damla alınmalıdır. Perhizler, başarısız kalırsa tiazit grubu idrar söktürücü ilaçlarla tedavinin uygulanmasına başlanabilir. Kalsiyum oksalat taşlarının tıbbi tedavi ile erimesi mümkün değildir. Tedavinin gayesi yeni taş teşekkülünü önlemektir.

    Ürik asit taşlarının mühim bir kısmı, et, balık ve kümes hayvanı etlerinin aşırı alınmasına bağlıdır. Diyeti değiştirmek ideal bir tedavi olur. En çok ürik asit yapan genç hayvan etleri, jelatinli etler (baş, ayak, deri), beyin, karaciğer, böbrek ve işkembedir. Ekmek ve et de oldukça ürik asit yapar. Kahve, gazoz yasaktır. Hergün iki üç litre bol su içmelidir. Limon suyu ve mide sodası vererek idrarın asitliği azaltılmalıdır. Bu sayede ürik asit taşlarının husulünü önlemek mümkündür. Ürik asidi atmak için gerekirse allopurinol tedaviye eklenir.

    İdrar yolu taşlarının, bir cerrahi müdahaleye gerek kalmadan tedavisi, asırlardır taş hastalarının ve doktorların en büyük hayali olmuştur. Tamamen vücut dışından tatbik edilen “şok dalgaları” ile böbrek taşlarını parçalayarak tedavi konusunda 1976 yılından beri çalışmalar yapılmaktadır. Bu metod, 1980'den bu yana insanlar üzerinde de uygulanmaya başlanmıştır. Şok dalgalarıyla böbrek taşlarının tedavisi, taşların bir milimetreden küçük parçalara ayrılması ve bunların üreter yoluyla aniden atılması esasına dayanır. Taşın üreterden geçişi esnasında ağrılara mani olmak için ağrı kesiciler uygulanır. Hastanın ağrıları kesilip, taş kırıntıları tamamen atıldığında, hasta evine gönderilebilir. Henüz sınırlı olarak kullanılan bu metodla % 90 başarı sağlanıyor. Hastahanede kalma süresinin kısa olması, hastanın kısa sürede işine dönebilmesi yanında, hastanın ameliyat korkusunu kaldırması gibi avantajları vardır. Cihaz oldukça pahalı olmakla beraber, metod gittikçe yaygınlaşan bir tedavi şekli olarak görülmektedir.
  • Yorum (yok) Yorum yaz!

    Akut Böbrek Yetersizliği

    Böbrekler, kandaki artık maddeleri süzme, kan basıncının düzenlenmesine yardımcı olma ve vücuttaki tuz ve su dengesini düzenleme işlevlerini yerine getiremez duruma gelince böbrek yetersizliği gelişir. Kan böbreklerden geçerken süzülerek içindeki artıklar ayrılır ve vücuttan atılmak üzere mesaneye gönderilir. Böbrek işlevi bozulduğunda, akut (hızlı gelişen) ya da kronik (yavaş gelişen) böbrek yetersizliği oluşabilir. Akut böbrek yetersizliğinde, olayın ardındaki neden saptanır ve başarılı olarak tedavi edilirse, böbrek işlevleri normale dönebilir.
    JAMA'nın bu sayısında akut böbrek yetersizliğinin tedavisiyle ilgili bir makale yer almaktadır.

    AKUT BÖBREK YETERSİZLİĞİNİN NEDENLERİ

    (1) Böbrek-öncesi
    Kan basıncında ani ve şiddetli bir düşme (şok) ya da ağır bir yaralanma ya da hastalık nedeniyle böbreklere gelen kan akışında duraklama

    (2) Böbrek-içi
    Enflamasyon, toksinler, ilaçlar, enfeksiyon ya da kan akışında azalma nedeniyle doğrudan böbrek hasarı

    (3) Böbrek-sonrası
    Prostat büyümesi, böbrek taşı, mesane tümörü ya da yaralanma nedeniyle idrar akışının ani olarak durması

    AKUT BÖBREK YETERSİZLİĞİNİN BELİRTİLERİ

    Akut böbrek yetersizliğinin altta yatan nedenlerine ait belirtiler daha belirgin olabilir; bununla birlikte aşağıda yer alan akut böbrek yetersizliği belirtileri de görülebilir:

  • İdrar çıkışının çok azalması ya da durması (bazı vakalarda idrar çıkışı devam edebilir)
  • Ayaklar, ayak bilekleri ve bacaklarda şişme
  • Uyuklama
  • Nefes darlığı

    Akut böbrek yetersizliği tanısı genellikle kan testlerinde böbrek işlevlerinin bozulduğu görülerek konulur. Akut böbrek yetersizliğinde nedene yönelik tedavi böbrek işlevinin hızla düzelmesine yol açar. Kan basıncı, vücut sıvısı ve elektrolitlerle (kandaki mineraller) ilgili anormalliklerin de değerlendirilmesi ve tedavi edilmesi gerekir. Bazı vakalarda, böbrek işlevini idame ettirmek için diyalize (kanın vücut dışında bir makine aracılığıyla süzülmesi) gereksinim olabilir.
  • Yorum (yok) Yorum yaz!

    Alerji

    Vücudun, bazı madde veya hava şartlarından etkilenmesi yahut psikolojiketkenler sonucu ortaya çıkan bir hastalıktır. Önce, alerjiye neden olanetkenleri bulmak gerekir. Alerjinin belirtileri de; şahsa göre değişir.Kiminde kaşıntı, kiminde kurdeşen, kiminde astım görülür. Hasta, eğerbazı maddelerle temasından dolayı alerji oluyorsa, o maddeninuzaklaştırılması ile mesele kendiliğinden çözümlenmiş olur.

    İnsanların, çok sayıda tehdide karşı korunmak üzereyaratılmış çok karmaşık bir savunma sistemi vardır. Bu tehditler arasında mikroorganizmalar (örn. bakteriler, virüsler ve parazitler), kimyasal maddeler ve hatta kanser yer alır. Bu savunma sistemi ya da tıbbi adıyla bağışıklık sistemi, karmaşık bir biçimde birlikte görev yapan farklı tipte ve çok sayıda hücrelerden ve özel proteinlerden oluşur ve kendi hücrelerimizi (öz) zararlı hücrelerden (yabancı) ayırt edebilmemizi ve dolayısıyla anormal ya da saldırgan hücreleri yok etmemizi sağlar. Bununla birlikte, bazen bağışıklık sistemi zararsız maddelere karşı da tepki gösterir ve sonuçta oluşan alerjik reaksiyon çevre dokulara zarar verir.

    Alerjik reaksiyon, bağışıklık sisteminin normalde zararsız olan maddelere aşırı tepki vermesidir ki, bunun sonucunda rahatsızlık oluşturan ya da yaşamı bile tehdit eden etkiler görülebilir. "Alerji" terimi bazen herhangi bir hastalığı tanımlamak için kullanılır. Bu terim, bu kitapta çok daha kesin olarak, bağışıklık sisteminin normalde zararsız olan bir maddeye karşı artmış ya da abartılı yanıtı anlamında kullanılacaktır.

    Bağışıklık sisteminin farklı öğeleri arasında lökositler (akyuvarlar), dalak, lenf düğümleri, timus bezi ile solunum yolu ve barsakların iç yüzeyini kaplayan tabakada yer alan çok sayıda küçük bez yer alır. Çok sayıda farklı hücre tipi arasında lenfositler, nötrofiller, eozinofiller, mast hücreleri ve makrofajlar vardır. Bunların hepsi de lökositlerce üretilen protein yapısındaki haberciler (hormonlar) tarafından kontrol edilir.

    Bağışıklık sisteminin başlıca amacı bizi, zaman zaman öldürücü de olabilen mikroorganizmalara karşı korumaktır. Bunlardan biri, örneğin kızamık virüsü ya da stafilokok bakterisi vücuda ilk defa saldırdığında, yüzeylerindeki bazı protein molekülleri (antijen) nedeniyle lenf düğümleri, akciğerler ya da kalın barsaktaki hücreler bunları yabancı olarak belirler ve lenfositlerin dikkatine sunar. Lenfositlerin bir türü (T lenfositi), antikor adı verilen ve belli bir hedefe kilitlenen proteinleri üretmesi için diğer hücreleri (B lenfositi) uyaran protein yapısındaki habercileri üretir. Bu antikorlar vücuda giren saldırgan hücrelerin üzerindeki antijenlere uygun olmak ve bağlanmak üzere özel olarak üretilir. Hedefe vardıklarında, saldırgan hücreye giren ve onu öldüren katil hücrelere sinyal gönderirler. Farklı bir antijenle her karşılaşıldığında özel olarak buna karşı antikorlar üretilir ve vücut bunların milyonlarca farklı çeşidini üretebilir.

    Bir antijeni tanımaya ve ona karşı ilk antikoru üretmeye duyarlılaştırma (sensitizasyon) adı verilir. Vücut yanıtının tam gücüne erişmesi birkaç gün alabilir. Bununla birlikte, bağışıklık sisteminiz hayatınızın sonuna dek zararlı mikroorganizmaları hatırlayabilir ve aynı organizmanın tekrar saldırması durumunda onu hemen tanır. Vücudun diğer organlarının hiçbirinde (beyin hariç) bellekte tutma özelliği bulunmaz.

    Aynı mikroorganizmanın tekrar saldırması durumunda, antijenleri tanınır tanınmaz, T lenfositleri, saldırgana karşı özgül belleği olan B lenfositi grubuna kimyasal mesajlar gönderir; mesajı alan bu hücreler hızla çoğalarak zararlı hücreleri öldürmeye yardım eden çok miktarda antikor üretir. Diğer lökositler (akyuvarlar) de, ilgili bölgeye kan akışını artıran ve kan damarlarını daha geçirgen hale getiren histamin ve lökotrienler gibi kimyasal maddeler üretir. Bu da, saldırgan hücreleri yiyerek yok edebilen makrofajlar gibi diğer lökosit tiplerinin söz konusu bölgeye kolayca ulaşmasına olanak verir. Bu süreçle ilgili kanıtı, ciltteki bir yara enfekte olduğunda gözleyebiliriz. Bölge, artan kan akışı nedeniyle kızarır, şişer ve bağışıklık yanıtı sürecinde üretilen bazı kimyasal maddelere bağlı olarak sıcak ve ağrılı hale gelir. İşte, bu sürece enflamasyon adı verilir.

    Sizde alerji gelişmesinin nedeni, bağışıklık sisteminizin virüs, bakteri ve parazitlere ait antijenlere karşı mükemmel iş görmesine karşın, tamamen zararsız olan başka antijenlere karşı da tepki vermesidir. Bu antijenler alerjenler olarak bilinir. Alerjenler, bağışıklık siste miniz tarafından yanlışlıkla tehlikeli olarak görülür ve onlara karşı bağışıklık yanıtı oluşturulur. Bu yanıta alerjik reaksiyon denir ve sizde de alerji gelişir.


    Alerjinin gelişmesinde iki evre vardır. Bunlardan ilkine duyarlılaştırma denir. Bu süreç bağışıklık sisteminin herhangi bir alerjenle karşılaşması ve zararsız olmasına rağmen ona karşı antikorlar üretmesi sürecidir. Bu antikorlar bizi solucan, yassı solucan, amip gibi parazitlere karşı koruyanlarla aynı türdendir ve immün globülin E ya da kısaca IgE olarak bilinir (immün globülin, antikora verilen bir diğer isimdir). Parazitler, virüs ve bakterilerden çok daha büyüktür ve vücudun onlardan kurtulabilmek için alternatif yollar bulması gerekmiştir. IgE, mast hücrelerine ve bazofillere bağlanabilme özelliğiyle diğer antikor türlerinden ayrılır. Bu akyuvarlar (lökositler), parazitleri öldürebilecek güçte olan ve bir alerjenin hücre yüzeyindeki IgE'ye bağlanması durumunda salıverilen binlerce toksik granül içerir.
    Duyarlılaştırma sonrasında bağışıklık sistemi alerjeni hatırlar ve yeniden karşılaştığında onu tanır. Duyarlılaştırma süreci herhangi bir semptoma yol açmadığından siz neler olup bittiğini fark etmezsiniz. Vücudunuz bir antijenle ilk karşılaştığında her zaman duyarlı hale gelmez; alerji gelişmeden önce yıllarca bir maddeye karşı tepkisiz kalabilir.

    Bir kez duyarlılaşınca, bu alerjenin çok az bir miktarı bile alerjik reaksiyona yol açabilir. Alerjen, mast hücrelerinin ve bazofillerin yüzeyindeki IgE'ye bağlanır ve toksik granüller salıverilir. Bunlar histamin gibi tahriş edici güçlü kimyasal maddeler ve bir dizi farklı enzimler içerir. Reaksiyon, parazitlerin yol açtığı bir enfeksiyonun sonucuysa, bu kimyasal maddeler vücuda giren mikroorganizmaları öldürmeye ve sindirmeye yardım eder. Ancak, bağışıklık sistemi polen gibi zararsız bir alerjene karşı harekete geçerse, bu maddeler yararlı bir amaca hizmet etmez, tersine dokulara kan akışının, kılcal damarlardan sızıntının ve lokal tahrişin artmasına yol açar. Bunun sonucunda, etkilenen bölgede sıcaklık, kızarıklık, kaşıntı, şişlik ve su kıvamında aşırı salgı üretimi oluşur. Ek olarak, akciğerlerdeki hava yolu kasları ve barsak kaslarının kasılması sonucu hışıltılı solunum, nefes darlığı, kramp tarzı karın ağrısı ve ishal ortaya çıkar. Bu, alerjiyle ilişkilendirdiğimiz belirtilerin görüldüğü süreçtir.

    Bir kez alerji gelişince, vücudunuz bu alerjenle her karşılaştığında, alerjen miktarı çok küçük olsa bile, alerjik bir reaksiyon oluşacaktır. Ancak reaksiyon, her seferinde tam olarak aynı olmak zorunda değildir. Alerjik reaksiyonun tipini ve yaygınlığını bir kaç şey etkileyebilir. Bunlar arasında reaksiyona girenalerjen miktarı, vücudunuzun neresinin alerjenle temas ettiği, alerjik reaksiyonunuzu güçlendiren başka unsurların varlığı (örn. yüksek miktarda hava kirliliği) ve hatta o anki sağlık durumunuz yer alır. Yaşlandıkça, alerjiler güçlenebilir ya da zayıflayabilir.

    KİMLERDE ALERJİ GELİŞİR?

    Bazı kişilerde alerji gelişirken diğerlerinde gelişmemesinin nedenini bilmesek de alerjilerin ailesel bir temeli olduğu kesindir. Bu kalıtımsal alerji eğilimine atopi adı verilir.

    Atopi, alerjik bir hastalık gelişmesine yönelik kalıtsal bir yatkınlığın olmasıdır. Yakın gelecekte atopiden sorumlu genlerin (gen, DNA'dan oluşan genetik kodumuzun küçük bir kısmıdır) belirlenmesi olasıdır.

    Atopik kişiler, çevrelerinde alerjen olarak etki gösterebilen maddelere temas ettiklerinde aşırı miktarda alerji antikoru (IgE) üretebilirler.

    Atopi kalıtımsal olmakla birlikte, çevresel faktörler de alerjik bozuklukların gelişmesinde rol oynar. Bir aileden tüm fertlerin, hatta tek yumurta ikizi olan kardeşlerin ikisinin birden aynı ölçüde etkilenmemesinin nedeni budur. Yaşamın erken evrelerinde, hatta muhtemelen gebelik döneminde de bazı faktörler, anne babanızdan size geçen alerji genlerinin 'dozuyla' el ele vererek alerji gelişip gelişmeyeceğinin belirlenmesinde rol oynar.

    Yaşamın erken evresinde görülen bu faktörler arasında alerjenle ilk temas etme zamanı ve bu temasın büyüklüğü yer alır; ne denli atopik olursanız olun herhangi bir alerjenle hiç temas etmediyseniz sizde alerji gelişmez. Çocukluk çağının erken evrelerinde geçirilen viral enfeksiyon sayısının da bir etkisi olabilir. Bu enfeksiyonların alerjiye karşı koruyucu bir etkisi varmış gibi görünmektedir. Gebelik sırasında ve yaşamın erken evrelerinde sigara dumanına aşırı maruz kalma, kişinin atopik olma riskini artırır.

    O halde, sigara içen, evde kedi besleyen, atopik annebabadan doğan, doğumu polen mevsimine denk gelen, yaşamının ilk aylarını iyi izole edilmiş çift camlı bir evde geçiren ve yaşamının erken evrelerinde çok miktarda alerjik gıda içeren bir beslenme rejimi uygulanan bebeklerde alerji gelişme riski oldukça artar.

    Yorum (yok) Yorum yaz!

    Halk dilinde hastalık adları

    Tıp dilinde farklı şekilde adlandırılsa da bir çok hastalık halk arasında ilginç isimlerle biliniyor.Beyne giden sinirlerin görevlerini zamanla yerine getirememesinden kaynaklanan "retinitis pigmentosa"ya halk arasında "tavuk karası", "tüberküloz"a "ince hastalık", "glokom"a ise "karasu" deniliyor.

    "Antibiyotik" isimli tıp dergisinde yayınlanan habere göre, halk arasında ilginç isimlerle adlandırılan bazı hastalıkların tıp dilindeki karşılıkları şöyle:

    •Tavuk karası: Tıptaki adı "retinitis pigmentosa" olan hastalık, beyne giden sinirlerin görevlerini zamanla yerine getirmemesinden kaynaklanıyor. Küçük yaşlarda fazla belirgin olmayan, ancak yaşın ilerlemesiyle birlikte belirmeye başlayan hastalık, zaman ilerledikçe körlüğe kadar gidebiliyor.

    •İnce hastalık: Tıp dilinde "tüberküloz" ya da "verem" olarak bilinen hastalık, akciğerlere yerleşip kan veya lenf yoluyla yayılabiliyor. Günümüzde tedavisi mümkün ve korunulabilir bir hastalık olmasına karşın, hala en çok ölümle sonuçlanan bulaşıcı hastalıklardan biri olma özelliğini koruyor.

    •Gut: Halk arasında "kralların hastalığı" olarak bilinen bu rahatsızlık vücuttaki ürik asit düzeylerinde oluşan sorundan kaynaklanıyor. Ürik asidin kristalize olup eklemlere çökelmesiyle oluşan hastalık, ayak başparmağı büyük ekleminde cereyan etmekle birlikte eller, kollar ve diğer eklem yerleri de etkilenebiliyor. Tedavi edilmezse böbrek rahatsızlıklarına, sakat eklemlere, kemik ve tendonlarda iltihaplanmaya neden olabiliyor.

    Yorum (yok) Yorum yaz!

    Bel sağlığınız için 5 adım

    Bel sağlığınız için 5 adım
              Yanlış oturmak, ani hareketler ve hareketsizlik gibi pek çok faktör, bel ağrılarının sebebi olabiliyor. Oysa bel ağrılarından kurtulmak ve sağlıklı bir vücuda sahip olmak için uzmanların önerdiği şu 5 kurala dikkat etmeniz yeterli:

    • Düzenli olarak her gün egzersiz yapın. Sırt ve karın kaslarınızı çalıştırın. Bisiklet, yürüyüş, yüzme ve koşma gibi sporlar tavsiye edilen faaliyetlerdir. Bu spor etkinliklerine ek olarak sırt, karın, kalça ve uyluk kaslarını güçlendiren ve esneten egzersizler yaparak bel sorunları en aza indirilebilir. Düzenli egzersiz yapmak; kasların ve eklemlerin çevresindeki bağların esnekliğini sürdürür ve korur.

    Egzersiz yaparken dikkat!
                                                                           

    Yorum (yok) Yorum yaz!

    Güneş Gözlükleri ve Koruyucu Camların Özellikleri

    Güneş kaynaklı ve İnsan için(özellikle cilt ve göz) zararlı ışınlar, UV(Ultraviole), daha küçük dalga boyundaki ışınlar ve IR(lnfra red) denilen daha büyük dalga boyundaki ışınlardır. Küçük dalga boyundaki ışınlar radyasyon etkisi, büyük dalga boyundaki ışınlar ise termik(lsı) etki ile organizmaya zarar verirler. Güneşten yayılan ışınların dalga boyu, 400-800 nanometre arasında bir dağılım gösterir. Atmosfer, zararlı ışınların büyük bir kısmını filtre etmesine rağmen, yine de gün ışığında göze zarar verecek derecede UV ve IR ışını vardır. Özellikle son yıllarda üzerinde sıkça durulan ozon tabakasının incelmesiyle dünyaya daha fazla zararlı ışının ulaşması, İnsan sağlığı üzerindeki tehditleri de artırır hale gelmiştir. UV ışınlarından UV -B, önlem alınmadığında cilt yanıkları oluştururken, UV -A ve özellikle UV -C gözler için zararlı olmaktadır.

    Böyle bir durumda yukarıda bahsedilen zararlı ışınlardan gözlerimizi korumak, ideal bir güneş gözlüğü ile mümkün olacaktır. İdeal bir güneş gözlüğü Camı, UV ve IR ışınlarını etkili oranlarda absorbe ederek (emerek), bunların göze zarar vermesini engeller. Ayrıca göze ulaşan ışık tayfını kontrastı artıracak şekilde filtre ederek, görüşü de artırırlar. Özellikle açık renkli göze sahip insanlar(mavi, yeşil gözler gibi) bu konuda daha hassastır. Çünkü gözdeki pigmentler, göze giren ışınların indirgenmesini ve etkisinin aza1masını sağlarlar. Ayrıca bazı göz hastalıkları, gözün güneş ışınlarından daha fazla etkilenmesine neden olur. (Allerjik konjonktivit, kuru göz, retinitis pigmentoza, albinizm gibi)

    Genellikle iyi güneş gözlükleri, zararlı ışınların %75-80'ini absorbe ederler. Hatta bazıları tam bir koruma sağlayarak, neredeyse % 1 00 oranında absorbsiyon sağlarlar. Ayrıca termik etki oluşturan IR ışınlarını da absorbe ederek, gözlük camı ile göz arasında ısı oluşmasını da engellerler.

    Güneş gözlüğü camının gözde tam koruma sağlayabilmesi için, üstten, yandan ve yansıyan ışınlardan da koruyacak şekilde dizayn edilmiş olması uygun olacaktır. Estetik amaçla, yüzden uzakta kalan camlar yeterli koruma sağlamayabilirler.

    Güneşe uzun süre maruz kalma gözün ön dokularına(komea, konjonktiva) zarar verebilirken, güneş ışığına direkt bakma(güneş tutulmalarında olduğu gibi) görme tabakasına ciddi boyutlarda zarar verir. Merkezi görmeyi oluşturan ağ tabakanın makula denen kısmında yanıklar oluşabilir ve bu durum kalıcı görme aza1masıyla sonuçlanır .(Fototoksisite)

    Güneş gözlüğü seçilirken yukarıda sayılan özelliklere dikkat etmek uygun olacaktır. Aksi halde herhangi bir yerden(İşporta gibi) elde edilen herhangi bir gözlük, yeterli göz koruması sağlamadığı gibi, zararlı da olmaktadır. UV koruması sağlamayan gelişigüzel renkli bir cam, pupillada(göz bebeği) genişlemeye ve ağ tabakaya daha fazla zararlı ışın geçişine neden olur.

    Tüm bu anlatılanlardan da, anlaşılacağı üzere güneş gözlüğü seçimi dikkat gerektiren, bizlerin daha çok ilgilendiği estetik uygunluk dışında, göz sağlığını büyük ölçüde etkileyen ciddi bir iştir.

    Yorum (yok) Yorum yaz!